
Sosyal medyada dolaşan kısa bir video, İsmet İnönü’nün Moskova’da Stalin ile birlikte 1 Mayıs geçidini izlediğini iddia ediyor. Bu görüntünün gerçekliğine dair şüphelerim var; ancak yanlışsa, bu durumdan mutluluk duyarım. İnönü’nün Stalin ile gerçekleştirdiği ziyaret sırasında birkaç kez görüştüğünü biliyoruz. 1949-51 yılları arasında Moskova’da diplomatlık yapmış Vahit Halefoğlu ile bu konuyu konuştuğumda, “Bu dünyada kimse Stalin’i görmedi, kimse onunla buluşmadı,” diyerek birçok ilginç anısını paylaşmıştı. İnönü, o dönemde önemli bir figürdü ve bir törende birlikte resimlerinin bulunması da oldukça manidar. Bu görüntünün doğrulanmasını dört gözle bekliyorum.
İnönü’nün SSCB’ye gerçekleştirdiği ziyaret, 1932 yılına dayanıyor. Lenin’in ülkesinde 1 Mayıs, adeta milli bir bayram gibi kutlanıyordu. Seyahate katılan gazeteciler ve heyet üyeleri, bu coşkulu kutlamalardan oldukça etkilenmişti. Nazım Hikmet’in yol arkadaşı Vâlâ Nurettin, o günlerde yaşadığı deneyimleri “Adeta sosyalizm cennetinde yaşıyoruz,” şeklinde ifade etmişti.
Peki, o dönemde 1 Mayıs Türkiye’de kutlanıyor muydu? Cevap maalesef hayır. Bu durumun tarihi oldukça üzücü. Yakın tarih uzmanı Mete Tunçay’dan öğrendiğimize göre, 1910’larda Selanik’te başlayan 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul’da 1912’de ilk kez gerçekleştirildi. İşgal altındaki İstanbul’da 1921 yılında bile bayram kutlamaları yapılmıştı. 1923 yılında ise 1 Mayıs resmi olarak işçi bayramı olarak kabul edildi. Ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile kutlamalar yasaklandı. 1935’te 1 Mayıs, ‘Bahar Bayramı’ olarak ilan edildi ve benim kuşağım o günleri genelde piknik yaparak geçirdi. 1980 askeri darbesi bu bayramı da yasakladı ve 2008 yılında 1 Mayıs, ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak yeniden tanımlandı.
Son yıllarda 1 Mayıs, “evde hapis kalma günü” olarak geçiyor. İstanbul’da kutlamalar ya yasaklandığı ya da kısıtlandığı için herkes evlerine kapatılıyor. O gün iş yerlerinde çalışanlar büyük zorluklar yaşıyor, turistler ise şaşkınlık içinde kalıyor. Oysa dünya genelindeki metropollerde 1 Mayıs nasıl kutlanıyor, bunu görmek mümkün. Bu durum, 1 Mayıs’ın korku ve kaygı ile anılması, devletin süre gelen sorunlarından biridir. Geçmişteki 1 Mayıs kutlamalarında, solda olduğu bilinen birçok kişi gözaltına alındı; bu durum, devletin 1 Mayıs sendromunu anlamamıza yardımcı oluyor.
Bu korku ve kaygı konusunda devletin neden bu kadar tedirgin olduğunu düşünüyorum. Bunun altında yatan neden, suçluluk kompleksidir.
Olayın kökeni 1 Mayıs 1977’ye dayanıyor. O tarihte yaşanan ve “kanlı 1 Mayıs” olarak bilinen olay, kontrgerilla tarafından planlanıp uygulanmıştır. Bu konu üzerine birçok çalışma yapılmış ve gerçekliği kabul edilmiştir. Ancak devlet, gerçeği açıklamaktan kaçınmıştır. Devlet, kendi varlığından çekinmektedir.
Bülent Ecevit, kontrgerilla bilgisi almış bir kişi olarak bu durumu açıkça ifade etmiştir. Ecevit, devletteki bir suikast silahı ile öldürme girişiminde bulunulduğunu belirtmiştir. 1 Mayıs 1977’de Taksim’deki bir binadan ateş açılması sonucu çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. O dönemde sağ görüşlü bir gazete olan Tercüman’ın manşeti, “Kızıllar Kudurdu,” şeklindeydi.
Devlet, bu olayın hatırlanmasını istemediği için 1 Mayıs’ta Taksim’i kitlelere kapatıyor. Nazım Hikmet’in mezarını Türkiye’ye getirmeyerek bu büyük şaire karşı sürdürülen olumsuz propagandayı sürdürmek istediği gibi, Taksim’i kapatarak devletin gücünü göstermek istiyor. Taksim’in kapatılması, devletin korkusunu ve etkisini daha da büyütmek amacı taşımaktadır. Semiyolojinin öğrettiği gibi, görünmeyen de görünendir. Psikanaliz ise bastırılanın geri döneceğini hatırlatıyor.
Türkiye’de devlet, sürekli çatışmalarla besleniyor. Bu onun genetik yapısıdır. 1960’ların sonlarında Süleyman Demirel, eğer Cephe Hükümetleri kurmasaydı ve 1968 hareketinin önünü açsaydı, Türkiye’nin çok daha demokratik bir yapıya kavuşabileceğini gösteriyor. Ancak Demirel, devletin çatışmacı yapısını benimseyerek toplumu zıtlaşmaya itmiştir.
Devlet, her yıl 1 Mayıs ile uğraşmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım yanlıştır. Eğer önünü açsa ve toplumsal rızayı yanına alabilseydi, demokratikleşme açısından önemli bir adım atmış olacaktı. Ancak didişmeyi tercih ediyor. Türkiye’de devlet, Kemal Tahir gibi ‘kerim’ değil, aksine ‘ceberrut’tur. Bu durum, Osmanlı’dan devralınan bir özelliktir.
Devletin demokratikleşmesi, Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu” kavramını anlamakla mümkün olacaktır. Ancak, bizim gibi Hobbesçu devletlerde Platon’un “Devlet” adlı eserindeki diyalogları içselleştirmek gerekmektedir. Bugün, ‘kanunların ruhu’nu benimsememize daha çok var. 1 Mayıs’ın önemi işçi sınıfının bu ruhu dönüştürebilme potansiyelindedir.
İşçi sınıfının, tarihsel rolü her ne kadar tartışmalı olsa da geçerliliğini korumaktadır.
Neo-liberal politikalar ve Yeni Sağ’ın tahakkümü, işçi sınıfının örgütlülüğünde ciddi gerilemelere neden olmuştur. Ancak, işçi sınıfı hala kategorik bir güçtür. Gücünün seviyesi ne olursa olsun, tarihe müdahale etme kapasitesini kaybetmez.
Bu olgunun kabulü, işçi sınıfını 19. yüzyıl Sanayi Devrimi sonrası bir güç olarak görmektense, bugünün koşullarını analiz ederek gerçekliğini değerlendirmekle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, Marx’ın tanımındaki tarihi itici güç, “yaşlı köstebek” metaforu ile ifade edilir.
Bugün işçi sınıfının kim olduğunu bilmek, hayati bir önem taşımaktadır. Beyaz yakalılar mı, mavi yakalılar mı, yoksa yapay zeka mı? Marx’tan bu yana geçen zaman, asıl gücün kapitalizm olduğunu göstermektedir. Kapitalizm, işçi sınıfı değildir; onun itici güç olması da proleteryanın gücü ile aynı anlamda değildir. Ancak, işçi sınıfı ile ittifak kurabilen, krize karşı kendini yeniden üretebilen bir sermaye, kolayca alt edilebilecek bir güç değildir.
Bugün, işçi sınıfı sermayenin karşıtıdır. 19. yüzyılın kolonyalizmini
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



