
ABD liderliğindeki Batı ittifakında, Trump tarzı sağ popülizmi ile Biden tarzı sol liberalizm arasında bir bölünme gözlemleniyor. Bu durum, bazı Avrupa Birliği (AB) liderlerinin sergilediği çapsızlıkla birleştiğinde, “gerçekten bir budalalık mı var?” sorusunu gündeme getiriyor.
Avrupa, ABD’nin tutarsız politikalarının takipçisi haline gelirken, bu sürecin getirdiği sonuçlar da dikkat çekici. AB’nin rekabet gücünü artırabilecek ucuz enerji kaynaklarından vazgeçmesi, sanayisizleşme sürecine girmesi ve bazı ülkelerin askeri Keynesyenizme yönelmesi gibi durumlar, bu durumun belirgin yansımaları arasında yer alıyor. Ayrıca, Rusofobi ile sınırlı liderlik yapıları da bu durumu pekiştiriyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas gibi atanmış liderler, bu sürecin önemli figürleri olarak öne çıkıyor. Ancak, Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock ve şimdiki şansölyesi Friedrich Merz gibi seçilmiş liderlerin de bu durumun yayılmasında önemli rolleri var. Baerbock’un Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanlığına atanması da dikkat çekici bir örnek.
Slovakya Başbakanı Robert Fico, AB’nin sanayideki rekabet gücünü zayıflatan Avrupa Komisyonu kararlarını eleştirerek, “Ruslar Amerikalılara standart fiyatlar üzerinden gaz ve petrol tedarik edecek… ve Amerikalılar da bunun üzerine yüksek kâr marjı koyup Avrupa’ya satacaklar. Yahu biz [Avrupa] bu denli budala mıyız?” şeklinde bir hicivde bulundu.
Fico’nun bu anlamlı sorusuna “hayır” diyebilen pek kimse yok. Geçen yıl, Ursula von der Leyen’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi sonrası yaptığı açıklama, bu tür “budalaca” politikaların çarpıcı örneklerinden birini oluşturdu. Von der Leyen, Avrupa’nın ABD’den 750 milyar dolarlık enerji alımı konusunda bir ticaret anlaşmasına vardıklarını duyurdu. Bu anlaşma, Avrupa’nın Rusya’dan ucuz enerji tedarikini kademeli olarak sonlandırma kararını da içeriyordu.
Kimi liderler, von der Leyen’in böyle bir anlaşma yapma yetkisi olmadığını savunsa da, Trump, imzaların gecikmesini fırsat bilerek, “Hani AB ile aramızda geçen Temmuz’da mutabık kaldığımız ama o tarihten bu yana imza koymadan beklettiğiniz LNG anlaşmamız vardı ya, şimdi size perşembeye kadar mühlet, şu avantajlı fiyatlarla, ABD ile 750 milyar dolarlık anlaşmaya hemen imzayı atın, yoksa cumadan sonra fiyatları yeniden yükselttiğimde çok zararlı çıkarsınız.” açıklamasında bulundu.
Olayın arka planında, Katar’ın LNG tesislerinin İran tarafından bombalanması sonucu ortaya çıkan “mücbir sebep” durumu vardı. Bu durum, Avrupa’nın enerji maliyetlerinin yüzde 35 artmasına yol açtı. Washington, Avrupa’nın Rusya ile enerji alımını sonlandırmasının yanı sıra, Katar’dan gelen doğalgazın da kesilmesinin yarattığı kaybı ABD’den telafi etme yoluna gideceğini biliyordu. Trump, bu fırsatı değerlendirerek, Avrupa’yı anlaşma yapmaya zorladı.
Fico, bu gelişmelerin ardından “Biz [Avrupa] bu denli aptal mıyız?” sorusunu gündeme getirdi.
Avrupa Birliği’nde aklıselim düşüncelerin taraftar bulması oldukça zor görünüyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Slovakya Başbakanı Fico’nun Moskova’daki zafer törenlerine katılma isteğiyle ortaya çıktı. Polonya, Macaristan ve Çekya, Fico’nun uçağına hava sahasını kullanma izni vermedi. Sonuç olarak, Fico, Moskova’ya ulaşmak için dolaylı bir rota izlemek zorunda kaldı. Almanya, Fico’nun seyahatini yasaklamadı, ancak Başbakan Friedrich Merz, bu durumun AB’nin ortak görüşünü yansıtmadığını belirtti.
Gelişmeler, Sovyet Mareşali Georgiy Jukov’un “Avrupa’yı faşizmden temizledik, bunun için bizi asla affetmeyecekler” sözlerini akıllara getiriyor. Bugün, Nazilere karşı kazanılan zaferin kutlanması Avrupa’da neredeyse yasak hale geldi.
Avrupalılar, uluslararası rekabet güçlerini yitirme pahasına birçok risk alıyor. Doğal gaz boru hatlarının sabotajına sessiz kalmaları ve Rusya ile doğrudan bir çatışma istemeleri, dikkat çekici bir tablo oluşturuyor. Avrupa’nın son yıllardaki bu tutumunun altında yatan nedenlerin sadece “budalalık” ile açıklanamayacak kadar karmaşık olduğu anlaşılıyor. Bu durumun, Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin tutumlarıyla ilgili derin bir analiz gerektirdiği ortada.
Bu konu, oldukça kapsamlı ve önemli bir tartışmayı gerektiriyor. Önümüzdeki yazılarda bu durumu daha detaylı ele almayı planlıyoruz.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



