AB’nin İki Yüzlü Göçmen Politikası: İyilik mi, İflas mı?

Haber MerkeziHaber Merkezi
2 okunma
AB’nin İki Yüzlü Göçmen Politikası: İyilik mi, İflas mı?

Avrupa Birliği denilince akla hemen insan hakları, medeniyet, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar gelir. Ancak, Afrika veya Orta Doğu’dan bir bot Akdeniz’e açıldığı anda bu idealist yaklaşımlar birden kabusa dönüşüyor. Yıllardır “ortak değerler” vurgusu yapan büyük devletlerin, göçmen meselesi söz konusu olduğunda nasıl aniden hesap makinesine dönüştüğünü görmek hem trajikomik hem de ibret verici bir durum.

Dublin kuralları gündeme geliyor

Peki, bu ünlü Dublin Anlaşması nedir? Mantık oldukça basit: Bir sığınmacı AB topraklarına ilk olarak hangi ülkeden ayak basarsa, iltica başvurusunu o ülke inceleyecek. Bu durum, coğrafi konum itibarıyla İtalya, Yunanistan ve İspanya’nın Akdeniz’in tüm yükünü taşımasına neden oluyor. Haritanın kuzeyinde ise Almanya, Fransa ve İskandinav ülkeleri rahat bir şekilde “kurallara uyuyoruz” diyerek çaylarını yudumlayabiliyor. Ancak mülteciler bu duruma kayıtsız kalmayarak ilk geldikleri Akdeniz kıyısında durmuyorlarsa, bu durum kuzey ülkeleri için bir sorun haline geliyor. Şimdi, o eleştirilen Dublin kuralları, kuzey ülkelerinin sığınmacıları güneye “geri gönderme” aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Akdeniz’de ikiyüzlü komşuluk

İspanya ve İtalya’nın durumu ise oldukça dramatik. İtalya Başbakanı Meloni ve İspanya yönetimi, kuzey ülkelerine “Biraz da siz yük alın, battık!” diye haykırıyor. Ne var ki, komşuluk dayanışması yalnızca güzel havalarda geçerli. Fransa’nın tutumu ise tam anlamıyla bir diplomasi komedisi. İnsan hakları konusunda ders vermekten çekinmeyen Paris yönetimi, İtalya sınırından geçen sığınmacıları durdurma noktasında bir gecede sınır polisi kesiliyor. Fransız polisi, Ventimiglia’da sığınmacıları geri gönderirken, Fransız siyasetçiler “Avrupa değerleri” üzerine nutuklar atmaya devam ediyor.

Kuzeyin soğuk vicdanı

İskandinav ülkeleri ve Almanya’nın durumu ise farklı değil. Uzun yıllar “açık kapı” politikalarıyla övünen kuzeyin prensleri, aşırı sağın yükselişiyle birlikte o hoşgörü maskesini bir anda çıkardılar. Almanya, Schengen’in avantajlarından faydalanırken, kara sınırlarında kontrolleri geri getirerek kendi koyduğu kuralları göz ardı etti. Hatta Dublin Anlaşması’nı kullanarak sığınmacıları İtalya ve Yunanistan’a geri göndermek için mahkeme kapılarında bekliyorlar. “Schengen’i askıya alalım, gerekirse bazı ülkeleri kapsam dışı bırakalım” şeklindeki dedikodular, bu durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

Tampon bölge muamelesi

Bütün bu durumun bizi ilgilendiren en can alıcı kısmı ise Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkileri. AB, Türkiye’yi göçmenleri sınırda tutan bir “tampon bölge” veya “açık hava mülteci kampı” olarak görüyor. Demokrasi, fasıllar, vize serbestisi gibi konular bir kenara bırakılmış durumda. AB için Türkiye, mültecileri kontrol altında tutan bir aracıdan ibaret. Üç beş kuruş fon verip “Siz orada tutun, biz burada insan hakları üzerine seminerler verelim” yaklaşımı, Avrupa’nın ahlaki çöküşünün en açık göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Dublin Sözleşmesi nedir?

Dublin Sözleşmesi, ilk kez 15 Haziran 1990 tarihinde İrlanda’nın başkenti Dublin’de imzalanmıştır. İlk imzacıları, o dönemin 12 Avrupa Topluluğu üyesinden 11’iydi (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İrlanda, Birleşik Krallık, Yunanistan, İspanya ve Portekiz). Anlaşma, onay süreçlerinin ardından 1 Eylül 1997’de yürürlüğe girdi. Zamanla AB’nin genişlemesiyle ve bazı AB dışı ülkelerin (İsviçre, Norveç, İzlanda, Lihtenştayn) katılımıyla günümüzde 30’dan fazla ülkede uygulanan Dublin II ve Dublin III tüzüklerine dönüştü.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın