
İstanbul, her gün yeniden keşfedilen bir şehir. Aynı sokaklarda yürüyüp, aynı yokuşlara tırmanabilir ve aynı suya bakabilirsiniz; fakat her deneyim farklı bir güzellik sunar. Bir zamanlar tersanelerin, depoların, ticaretin ve emek seslerinin yankılandığı Haliç kıyısında, geçmişin izlerini hâlâ hissetmek mümkün. Metro hattının en göz alıcı duraklarından biri olan Haliç’te inip, kısa bir yürüyüşle İstanbul’un eski ticaret merkezinin etkilerini hissetmek için Tophane/Karaköy hattında ilerliyoruz. Bu yolculuğun sonunda SANATORIUM’da Kenya doğumlu sanatçı Agnes Waruguru’nun Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olan “Yağmur Yağacak Gibi” bizleri karşılıyor.
Genç sanatçı Waruguru’nun çalışmaları, doğa ile insan arasındaki hassas ilişkiyi, kadın emeğini, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgileri ve iyileşme kavramını ele alıyor. Ancak bunu, güçlü sloganlar yerine nazik bir fısıltı ile ifade ediyor. Sempatik ve hafif çekingen bir tavırla konuşan Waruguru, tıpkı eserleri gibi. Onunla, kuşlar, indigo mavisi, sesler, kumaşlar, iklim yasası ve geride bırakmak istediğimiz izler üzerine sohbet ettik.
“Onlar, eve dönüşün, huzura dönüşün, çocukluğa dönüşün habercileri gibi”
– “Yağmur Yağacak Gibi” serginizde Kanyoni (Küçük Kuş) ve Hartlaub’s Turaco gibi kuşlarla karşılaşıyoruz. Farklı kültürlerde “cennetin elçileri” olarak adlandırılan bu kuşlar, sizin evreninizde ne anlama geliyor? Bizlere teselli mi sunuyorlar, hikâyeler mi anlatıyorlar yoksa mesaj mı iletiyorlar?
Sergideki birçok kuşun kesinlikle hikâyeler taşıdığına inanıyorum. Onlar, annemin çocukken bana söylediği ninnilere doğrudan gönderme yapıyor. Bu kuşlar aynı zamanda annemin büyüdüğü köyden gelenlerdir.
Bu nedenledir ki benim için onların varlığı, eve dönüşün, huzura dönüşün ve çocukluğa dönüşün habercisi gibi. Aynı zamanda insanı sakinleştiren, rahatlatan ve ninni gibi saran bir his taşıyorlar.
“Yağmur Yağacak Gibi” sergisi
“Afrikalılar için kumaşlar kültür hakkında çok şey anlatır”
– Bir söyleşinizde, Amerika’daki eğitim sürecinizin başında yaşadığınız kültürel şoku ve ardından gelen depresyon dönemini dile getirmiştiniz. O süreçte, Louise Bourgeois’nın “dikiş dikmek, parçaları birleştirmek ve o kopukluğu onarmaktır” felsefesine benzer bir şekilde, annenizin eski yatak çarşaflarına ve Kenya’dan gelen kumaşlara sığındınız. Binlerce kilometre uzakta bu kumaşlarla kurduğunuz güvenli bağ, sizin için ne zaman ve nasıl sanata dönüştü?
Louise Bourgeois’ya atıfta bulunmanız harika, çünkü o benim en sevdiğim sanatçılardan biri. Tekstille çalışmaya başladığım dönemde onun eserlerine yoğun ilgi duydum. Aile ile ilgili mesajları ve çatışmaları üretim pratiği aracılığıyla ifade etme biçimini çok seviyorum.
Kenyalılar ve genel olarak Afrikalılar için kumaşlar, kültürü ifade etmede önemli bir araçtır. Kumaşlar, belirli dönemlerin ve hayatın önemli geçiş anlarının iletişim araçları olmuştur. Doğum, ölüm, evlilik ve kadınlığa geçiş gibi hayatın dönüm noktalarını anlatan tekstiller vardır. Bu alana yönelmek, kendimi anlamak için başvurmak istediğim bir dil gibi hissettim; bana yaşadıklarımı çözümleme ve kendimi kavrayabilme fırsatı sundu.
Bu pratiklerin ana eksenim haline gelmesi ne zaman oldu, tam olarak bilemiyorum. Ancak üniversitede aldığım karma medya dersini hatırlıyorum; öğretmenim karıştırma ve yeniden bir araya getirme fikrinden bahsetmişti. Kolaj üzerine yaptığımız projeler, malzemelerle deney yapma, farklı unsurları bir araya getirme ve resmi başka biçimlerde düşünme fırsatı sundu. Belki de başlangıç noktası buydu; zamanla bu alan genişleyip büyüdü.
“Yağmur Yağacak Gibi” sergisi
“Bu güzel bir çelişki”
– Nakış ve dikiş gibi tekniklerin sizin için bir direniş dili olduğuna dair cümleler okudum. Kadınlara dayatılan ev hanımı rolüyle mücadele ediyorsunuz; hatta babanızın pantolon paçasını dikmeyi günlerce ertelediğinizi itiraf ettiniz. Bu noktada oldukça insani ve çarpıcı bir tezat mevcut. Sizi bir “ev işçisi” olmaya zorlayan o iğne ve iplik, nasıl oluyor da sanatınızın merkezinde sizi özgürleştiren bir hikâye anlatıcısına dönüşüyor? Dikiş ve nakış sizin için sabır testi mi yoksa bir güç alanı mı?
Bu güzel bir çelişki ve bugün hâlâ bu çelişkinin içindeyim. Benim için bu, kesinlikle bir sabır sınavı; aynı zamanda zamanın, özenin ve bu anlamda gücün bir göstergesi.
Büyüdükçe, bu zanaatleri ve kadın emeği olarak görülen işleri sahiplenmeye başladım. Geleneksel olarak kadın işi olarak tanımlanan alanlar üzerine düşünmeye ve queer bir kadın olarak kimliğimi anlamaya çalışıyorum. Özellikle işlerimin büyük çoğunluğu, ev etrafında ve bakım duygusu etrafında şekillenirken, bunun anlamını sorguluyorum.
Buna yönelmenin içinde bir güç olduğunu düşünüyorum. Tarihsel olarak güçlü kabul edilen sanat biçimlerini, zanaat olarak küçümsenen unsurlarla bir araya getirmek, sınırları belirsizleştirmek bana heyecan veriyor. Bu yüzden bu pratiklerle ilişki kurmayı sürdürüyorum.
Evde kullanılan kültürel nesneler; sepetler, çömlekler, boyalı su kabakları gibi unsurlar çoğu zaman dekoratif objeler olarak görülüyor. Oysa bunlar yüksek beceri gerektiren zanaat ürünleridir. Benim ilgilendiğim şey, bu iki alan arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmak.
“Yağmur Yağacak Gibi” sergisi
“İnsanı da
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



