
Amerika’nın bu savaşa girmesinin ardında düşüncesizlik mi yatıyor? Bazı yorumcular, bu durumu “zorunluydu” şeklinde değerlendirerek Epstein dosyalarına bağlamayı tercih ediyor. Elbette, Epstein dosyalarının önemi büyük ve bu dosyalar savaşın patlak vermesine neden olabilecek kadar ağır bir konudur. Ancak, bu tür bir savaşı bir bireyin meseleleriyle veya dışsal etkenlerle sınırlamak pek mantıklı görünmüyor. Makro politik ve ekonomik nedenlerin büyük olayları belirlediği gerçeği göz ardı edilemez; maddi dünya, öznel meselelerden her zaman daha önceliklidir.
Amerika, İran’a karşı bir savaş açma gerekliliği hissetti çünkü bu, elindeki hegemonya güçlerini sürdürebilmek adına bir zorunluluktu. Amerika, son 25 yıldır sürekli savaşlar açarak, hegemonik konumunu korumaya çalışıyor. Afganistan’dan başlayarak Orta Doğu’ya yayılan bu savaşlar, Amerika’nın hegemonik konumunu koruma çabasının bir parçası. Bu nedenle, Venezuela, Küba ve Grönland gibi hamlelerle savaşını genişletme çabasında. Ayrıca NATO’yu zayıflatma, Birleşmiş Milletler üzerinde tartışma açma ve gümrük kısıtlamaları uygulama gibi eylemleri, ‘büyük devlet’ olmaktan çok ‘hegemon devlet’ olma çabası olarak değerlendirilebilir. Amerika, 1945 sonrası kurduğu müzakereci sistemi şimdi yeniden ve farklı bir biçimde yapılandırmaya çalışıyor.
Ancak Amerika’nın unuttuğu bir gerçek var; büyük oynayan büyük kaybeder. İran’a savaş açtığı gün kaybetmeye mahkumdu. Amerika, son 25 yılda karşına ilk kez büyük bir devlet alarak savaştı ve bu savaşta başarısız oldu. İran savaşında, ister Trump ister JD Vance üzerinden değerlendirin, Amerika yenilgi yaşadı. Trump bu savaşın iddialarını geri çekti, Vance ise diplomatik alanda hiçbir ilerleme kaydedemedi. Amerika’nın karşılaştığı bu durum göz ardı edilemez; 25 yıl süren savaşların en görkemlisi olan bu savaşta ağır bir yenilgiyle yüzleşiyor ve bu durumu örtbas etmeye çalışıyor.
Bu yenilgi hafife alınacak gibi değil. Bu çöküş, Amerikan maksimalizmi ve istisnacılığını (exceptionalism) da etkileyerek yeni bir döneme kapı araladı. ‘Sistem’ olarak Amerikan hegemonyası ağır bir darbe aldı. Artık o sistemi ayakta tutmak adına yeni savaşlar açma ihtiyacı doğabilir.
Peki, Amerika neden bu noktaya geldi? Bu savaşı açmak zorunda olmasının nedenlerini başka bir açıdan irdelemek mümkün mü?
Amerika, bu savaşı açmak zorundaydı çünkü bu durum, dünya sistemleri meselesi ve hegemonya kavramıyla doğrudan bağlantılı. Hala ne derece geçerli olduğunu bilmiyorum, ancak gençliğimde Dünya Sistemleri Kuramı, sosyoloji ve ekonomi bölümlerinin vazgeçilmez konularından biriydi. Immanuel Wallerstein tarafından geliştirilen ve Andre Gunther Frank ile Giovanni Arrighi’nin katkılarıyla genişleyen bu kuram, uzun dönemler içinde oluşan tarihi süreçleri inceliyor. Bu bağlamda, küresel ekonominin bir hiyerarşiye dayandığını, bu hiyerarşinin de eşitsizlik temelinde şekillendiğini vurguluyor.
Braudel’in Akdeniz tarihi üzerine yaptığı çalışmalar, tarihin uzun dönemler içinde değişmediğini ve sosyal yapıların nasıl evrildiğini göstermektedir. Wallerstein, bu bağlamı ekonomi-sosyoloji ile birleştirerek, ülkelerin merkez, yarı çevre ve çevre olarak konumlandığını belirtiyor. Merkez, hiyerarşiyi elinde tutarken, çevre ülkeleri sömürüyor. Yani, bir hegemonya dünyasında yaşıyoruz ve bu sistem, günümüzde de varlığını sürdürüyor. Amerika, bu işleyişi korumak için çaba harcıyor.
1990’larda, çevre ülkelerin kendi gerçeklerinin farkına vararak demokratikleşme ve büyüme çabalarını gördükçe, Amerika sistemi yeniden elinde tutma isteğiyle savaşlar açmaya başladı. Bu durum, bölgesel hakimiyet kurma amacıyla üst üste Orta Doğu’ya saldırmalarına neden oldu. İran savaşı, iki hegemonun çarpışması haline geldi ve İran, Amerika’nın planlarını bozarak savaşın coğrafi etkilerini yaydı.
İran, Hürmüz Boğazını kapatarak savaşı jeo-politik bir çatışmadan jeo-ekonomik bir savaşa dönüştürdü. Bu durum Çin’i de savaşın içine dahil etti. Savaşların yalnızca cephedeki güçlerle değil, cephe dışında da etkili olan güçlerle yürütüldüğünü unutmamak gerekiyor; bu bağlamda Çin önemli bir aktör haline geldi. İran, savaşı bu şekilde dönüştürerek beklenmedik bir strateji geliştirdi.
Bütün bunların yanı sıra, NATO, Amerika’ya karşı açık bir duruş sergileyerek 1945 sonrası ilk kez bu kadar belirgin bir direniş gösterdi. Bu, Amerika’nın hegemonyasının ve istisnacılığının geldiği son noktayı gösteriyor. Amerika, İran ile ve Orta Doğu ile savaşa girerken, bir yandan da Avrupa ile de mücadelesini sürdürüyor. Avrupa, giderek yıpranan bir kültür olmasına rağmen, Amerika’ya karşı durmayı başardı.
Gelecekte olayların nasıl gelişeceğine dair öngörülerde bulunmak gerekirse;
Amerikan hegemonyasında ağır hasar var. İç sistemin bu durumu daha fazla taşıması mümkün görünmüyor. Öncelikle bu durumu aşmak amacıyla MAGA söylemleri çerçevesinde çevresine saldırılar düzenleyecek. Küba bu noktada kritik bir öneme sahip. Diğer yandan, Trump’ın görevi bırakması kaçınılmaz. Amerika, uluslararası sistemi yeniden müzakereci bir anlayışla pekiştirme çabası içinde olacak ve NATO’yu yeniden toparlayacak yeni bir düzene geçiş yapacak.
Yeni Amerika’nın ve yeni dünyanın eşiğindeyiz.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



