
“1949 yılında Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı İsa Bey Köyü’nde ilkokula başladım. Sınıftaki birçok çocuk gibi Türkçe bilmiyordum. Okulda kullanılan dili anlamıyor, anadilimi konuştuğumda ise cezalandırılıyordum. Kürtçe konuşmak bahçede de yasaktı. Bu yasağın ihlali, tokat, kulak çekme, cetvelle avuca vurma gibi cezalarla karşılık buluyordu. Anlamadığımız bir şeyi sorma cesaretine dahi sahip olamazdık; yanlış telaffuz bile ceza aldırıyordu.
Bu baskı, özellikle birinci sınıfta oldukça yoğun bir şekilde hissediliyordu. Dördüncü ve beşinci sınıfta öğretmenimizin Kürt olması sayesinde, anlamakta zorlandığımız kelimelerin Kürtçe karşılıklarını öğrenme fırsatı bulmuştuk. O zaman, eğitimin anadilimde de yapılabileceğini fark ettim.
Ortaokulda Palu’da eğitim alırken, tahtaya kalktığımda şehirli çocukların gülüşleriyle karşılaşıyordum. Bu durum, yalnızca incitici değil, aynı zamanda cesaret kırıcıydı. Bir gün neden güldüklerini sorduğumda, “Konuşurken kelimelerin yarısı Kürtçe, yarısı Türkçe oluyor” yanıtını aldım. Okulun ilk iki yılında Türkçe dersinden aldığım notlar altının üzerine hiç çıkmadı.
Anadili Türkçe olan bir çocuk, bir saat çalışarak öğrenebiliyorsa, benim en az üç saat çalışmam ve yazılanları anlamak için birkaç kez okumam gerekiyordu.”
Bu ifadeler, ilkokulda yaşadığı zorlukları anlatan yakın bir arkadaşımın sözlerine aittir. Ancak bu durum, sadece bireysel bir anı değil; Türkiye’de milyonlarca vatandaşın eğitimle olan ilişkisinin sancılı bir özetidir.
Günümüzde okul çağına gelmiş Kürt çocuklarının Türkçeyi anlayıp konuşabildiğini ve Kürtçe konuştukları için cezalandırılmadıklarını biliyorum. Ancak meselenin özü, hala değişmiyor.
Dil, yalnızca bir iletişim aracı olmanın ötesinde; bireyin dünyayı anlamlandırma, geçmişi hatırlama ve kendini bir topluluğun parçası olarak görme temelidir. İnsan, ilk anılarını, duygularını ve ilişkilerini anadili aracılığıyla oluşturur. Çocukluk deneyimleri, aile içindeki ilişkiler, korkular, sevinçler ve yaşananların nasıl anlamlandırıldığı, anadilinin kavram dünyası içinde şekillenir. Dil ile aidiyet arasındaki bağ da buradan doğar: Birey, kendini en rahat ifade edebildiği dil aracılığıyla bir topluluğun doğal bir parçası olduğunu hisseder.
Eğer bir ülke, çocuklara “evde konuştuğun dili okulun kapısında bırak” diyorsa, yalnızca kelimelerin değil; hafızanın, aidiyetin ve eşit yurttaşlığın da kapının dışında bırakılmasını istemiş demektir. Anadilinin kamusal alandan dışlanması, bireyin ruh dünyasından öğrenme sürecine, toplumsal ilişkilerinden siyasal aidiyetine kadar geniş bir yelpazede derin izler bırakır.
Öte yandan, anadilinde eğitim almanın öğrenme hızını ve performansını artırdığına dair bir uzman olmaya gerek yoktur. Çocuklar en iyi kendi anadilinde öğrenir. Aksi halde, anlamadığı bir dilde eğitim alan çocuklar, öğrenme güçlükleri, sınıf tekrarları ve okuldan kopma riski ile karşı karşıya kalırlar.
Ayrıca, diller arasında karşılıklı bir bağımlılık vardır; birinci dil yeterince gelişmezse, ikinci dilin sağlıklı bir şekilde öğrenilmesi de beklenemez. Dolayısıyla, anadiline yeterince hâkim olmayan bir çocuğun Türkçede zorlanması, kişisel bir eksiklik değil, okul dili ile ev dili arasındaki mesafenin bir sonucudur.
Eğitim dili: Eşitsizliğin kurumsallaşması
Türkiye’de anadili Türkçe olmayan milyonlarca vatandaş için okul, uzun yıllar boyunca bir öğrenme alanından ziyade, dilin hizaya getirildiği bir mekân haline geldi. “Okulda Kürtçe konuşma” gibi uyarılar, çocuklara kamusal alana anadiliyle çıkamayacaklarını sezdiriyordu. Kürtçe, Zazaca, Lazca ya da Arapça anadiline sahip olan çocuklar için sınıfta söz almak, Türkçe konuşurken hata yapma riskini göze almak anlamına geliyordu. Bu deneyim, erken yaşta öğrenilen ve hayat boyu taşınan içselleştirilmiş bir susma pratiği oluşturdu.
Bu sessizleşme durumu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren “çok milletten tek millet çıkarmayı” hedefleyen eğitim politikalarının bir sonucuydu. Türkçe, tek meşru eğitim dili olarak kabul edilirken, anadilin eğitim dışına itilmesi, toplumsal ve sınıfsal sonuçlar doğuran bir müdahaleydi. Anadili farklı olan çocuklar, daha okulun ilk gününde öğrenme sürecine dezavantajlı bir şekilde başlıyor, aradaki başarı farkları da pedagojik nedenlerden değil, dil yasaklarının sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Buna rağmen, bu politika uzun yıllar boyunca “fırsat eşitliği” yaratacağı söylemiyle meşrulaştırıldı.
Oysa durum tam tersiydi. Anlamadığı bir dilde eğitime zorlanan çocuk, eşitlenmez; aksine sistematik biçimde geride kalır. Eğitim sistemi, farkında olmadan bir eleme mekanizmasına dönüşerek eşitsizliği artırır. Dil farkları, başarı farklarına dönüşürken, başarı farkları da kalıcı sınıfsal ve toplumsal ayrışmalara neden olur. “Tek dilde birlik” iddiasıyla kurulan bir düzen, gerçekte tek dilde eşitsizlik yaratır.
2000’li yıllardan itibaren seçmeli dersler gibi sınırlı açılımlar yapılmış olsa da, öğretmen eksikliği, materyal yetersizliği ve siyasal iradedeki dalgalanmalar nedeniyle bu adımlar çoğu yerde sembolik kalmıştır. Anadili hâlâ eğitimin merkezinde değil, kenarında durmaktadır. Oysa eğitimin merkezine anadilin alınmaması, ne öğrenme kaybını azaltır ne de eğitim yoluyla eşitlik üretir.
Kamusal hizmet dili: Yurttaşlığın sessizleşmesi
Anadilinin dışlanması yalnızca okul duvarlarıyla sınırlı kalmamış; kamusal hizmet dili alanında da derin ve süreklilik taşıyan bir eşitsizlik rejimi kurulmuştur. Mahkemelerde, hastanelerde, karakollarda, askerlikte, belediyelerde ya da sosyal hizmet birimlerinde Türkçe dışındaki dillerin yok sayılması, anadili farklı olan yurttaşları kamusal hizmetlerin pasif alıcılarına dönüştürmüştür. Derdi olan ancak derdini anlatamayan, hakkını ararken doğru kelimeyi bulamayan, yanlış anlaşılma korkusuyla susmayı tercih eden büyük bir kesim ortaya çıkmıştır. Bu sessizlik, tekrarlanan deneyimlerin bir sonucudur.
Kamusal hizmette anadilin tanınmaması, yalnızca iletişim güçlüğü yaratmaz; aynı zamanda yurttaşa açık bir mesaj da verir: “Devlet seninle, sen ona benzediğin zaman konuşur.” Bu durum, bireyin devleti, kendi devleti olarak hissetmesini zayıflatır ve kamusal alanla kurduğu ilişkiyi güvensizlik ve mesafe üzerine inşa eder. Bu nedenle, farklı anadillerinde sunulan kamusal hizmetler, kültürel bir ayrıcalık değil; eşit yurttaşlığın gerçek hayatta işlemesini sağlayan yapısal bir
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



