Anayasa Uzunluğu: Geçmişin İzleri ve Önemi

Haber MerkeziHaber Merkezi
2 okunma
Anayasa Uzunluğu: Geçmişin İzleri ve Önemi

2010 yılı civarında yeni anayasa tartışmaları başladığında, kamuoyunda “Anayasa kısa olmalı” ve “ayrıntılardan kaçınılmalı” gibi görüşler öne çıkmıştı. Bu düşünceleri savunanlar, bu yaklaşımın uzlaşma sağlamayı kolaylaştıracağını ve vatandaşların metni okuduğunda anlamakta zorlanmayacaklarını belirtiyordu.

Bu görüş, bir yönüyle mantıklı olsa da diğer bir yönüyle de hatalıdır. Anlaşılabilirlik, elbette önemlidir. Vatandaşların, kendilerini doğrudan etkileyen bir metni rahatlıkla anlayabilmesi gerektiği konusunda hemfikiriz. Ancak, bir anayasanın kısa olması, iktidarı daha az denetleme ve anlaşılırlık adı altında mutlak güce zemin hazırlama riskini de beraberinde getirir.

Ayrıca, uzlaşmanın anayasanın tek amacı olduğu düşüncesine de eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Anayasa, yalnızca bir sözleşme değil, aynı zamanda iktidarın keyfi uygulamalarına karşı bir kalkan işlevi görür.

Bir anayasanın uzun olması, sadece uzun olsun diye ortaya çıkmaz. Tarihsel deneyimler ve yaşanan olaylara karşı özel yanıtların üretilmesini gerektiren durumlar vardır.

Sıradan vatandaşların yanı sıra birçok hukukçu, özellikle “anayasa kısa olmalı” diyen gruptan olanlar, anayasa metninin bazı bölümlerinin neden uzadığını anlamakta zorlanmaktadır. Bilgi eksiklikleri nedeniyle, konuyu yüzeysel bir şekilde değerlendirebiliyor ve bu durum, arka plandaki meseleleri de gözler önüne seriyor.

Bu konuda birçok örnek verilebilir ancak yazının sınırları nedeniyle birkaç örnekle yetinmekte fayda var.

Mahkemelerin Bağımsızlığı ve “Yeşilhisar Olayları”

Dünya genelindeki birçok anayasada yargı bağımsızlığına dair maddelere yer verilmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası önemli metinlerden biri olan Alman Anayasası’ndan esinlenerek, mahkemelerin yalnızca kanunla bağlı oldukları belirtilmiştir. Eğer bir vurguda bulunulacaksa, hakimlerin hiçbir otoriteye tabi olmadıkları ifade edilir. Bu durumdan, içtihat yoluyla birçok ilke ve güvence türetilmiştir.

Ancak Türkiye özelinde baktığımızda, bu konuda daha detaylı bir düzenleme ile karşılaşırız.

Anayasa’nın 138. maddesi der ki:

“Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.”

Bu kadar ayrıntılı bir düzenlemenin arkasında, aslında 1961 Anayasası’nın etkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası bu ayrıntıyı, 1961 Anayasası’ndan devralmıştır. 1961 Anayasası’nda bu hükmün yer almasının özel nedenlerinden biri, 1959 yılından sonraki olaylar ve bu olaylarla ilgili yargılamalarda yaşanan sıkıntılardır.

1959 yılında, İsmet İnönü liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), “Bahar Taarruzu” kararı çerçevesinde iktidarın hatalarını halkla paylaşmak üzere geniş bir propaganda kampanyası başlatmıştı. Uşak-Salihli-Turgutlu-İzmir hattında düzenlenen mitingler, Demokrat Parti’yi rahatsız etmişti. Bu mitingler sırasında Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde meydana gelen küçük bir olay, hızla büyüyerek kargaşaya dönüşmüştü. Olaylar, iktidarın etkisiyle CHP’nin tertiplediği bir “isyan” olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

İşte 1961 Anayasası’ndaki bu düzenleme, yaşanan bu deneyime karşı bir tepki olarak kaleme alınmıştır. Anayasa yapıcıları, benzer olayların bir daha yaşanmaması adına bu hükmü detaylandırmıştır.

“Kanunsuz Emir” ve “Himmetdede Olayları”

Anayasa’da yer alan bir diğer ayrıntılı düzenleme ise “kanunsuz emir” konusundadır. Anayasa’nın 137. maddesinde, kanunlara aykırı emirleri yerine getirenlerin sorumluluğuna dair üç fıkra yer almakta ve bu hükümde şu mutlak vurguya yer verilmektedir:

“Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.”

Dünya genelindeki anayasalar arasında pek rastlanmayan bu kuralın anayasallaşmasının nedeni, Türkiye’ye özgü bir deneyimdir.

Örneğin, 2 Nisan 1960 tarihinde CHP heyeti, Ankara’dan Kayseri’ye trenle seyahat ettiğinde, Başbakan Adnan Menderes, Kayseri Valisi Ahmet Kınık’ı arayarak, İnönü ve arkadaşlarının treninin Kayseri’ye girmemesi için emir vermişti. Bu talimat doğrultusunda tren, Himmetdede İstasyonu’nda durdurularak İsmet Paşa’nın şehre girmesi engellenmeye çalışılmıştır. İnönü ise bu duruma itiraz ederek, “Beni mi şehre sokmuyorsunuz? Bu kimin haddine?” diyerek, kanunsuz bir emri reddettiğini belirtmiştir.

Bu olayın etkileri hâlâ tazeyken 1961 Anayasası’na bu hüküm eklenmiştir. Bugün bile bu madde, geçmişte yaşanan deneyimlerin bir mirasıdır.

İspat Hakkı ve “Gazetecilere Baskı”

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın