Annelik: Korku Filmlerindeki Gizli Duygular

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Annelik: Korku Filmlerindeki Gizli Duygular

Kızımın okulundaki veli toplantıları her seferinde yüz yüze gerçekleştiriliyor. Bu toplantılarda bekleyen anneler, sanki farklı bir filmin karakterlerinden fırlamış gibi görünüyor. Bekleme süresi uzadıkça, kendime bir oyun icat ettim: Bu annelerin hayat hikâyelerini çeksem, ne anlatırdım?

Bir anne dikkatimi çekiyor. Sürekli “biz” diye konuşuyor. Bu sabah armudumuzu yememişiz, matematikte dikkat dağıtmışız, geçen gece uykusuz kalmışız. Onları, iki kafalı tek bir beden gibi düşünüyorum. Ayrışamamış bir yakınlık söz konusu. Bu, çocuğun büyümesiyle değil, anneden uzaklaşmasıyla ilgili bir korku filmi senaryosu gibi. Belki Nightbitch’te olduğu gibi bedenin sınırlarının kaybolduğu bir anlatı olurdu.

Bir başka anne, çocuğunun iyi özelliklerini adeta felaket haberi gibi sunuyor. “Çok iyi niyetli, bu yüzden hep üzülüyor” diyor. “Çok vicdanlı, herkes onu kullanıyor.” Sanki onun çocuğu, dünyaya fazla iyi bir şekilde gelmiş gibi, anneliği öylesine başarıyla yerine getiriyor ki, neredeyse fazla bir çaba sarf ediyor.

Bazı anneler, sürekli bir performans sergiliyormuş gibi hissediliyor. Organik beslenme, ekran süresi, pedagojik yaklaşımlar, doğru spor, doğru kurslar ve iletişim dili… Çocuk büyütmekten çok dev bir projeyi yönetiyor gibiler. Onların filmi, kesinlikle modern çalışma hayatını konu alan bir yapım olurdu. Sadece ofisin evin içine taşınmış hali. Tully gibi olabilirlerdi, umarım öyle olmazlar.

Kimi anneler ise en sessiz olanları dikkatimi çekiyor. Hiç kimseyle konuşmayan, ellerini çantasının üstünde kenetleyip bekleyenler. Bu annelerin filmi muhtemelen Full Time gibi bir anlatı olurdu. Yoksa Saint Omar gibi mi?

Kendi anneliğimi sorgulamaya başlıyorum. Benim anneliğim hangi filme benziyor? Hangi türde? Yol filmi mi, fantastik mi? Tüm bunların yanında, günümüz anlatılarındaki farklılıkları da düşünüyorum.

Annelik uzun bir dönem, kamuya açık duygularla sınırlı kaldı; sevgi, bağlılık, fedakârlık ve koruma gibi. Ancak öfke, pişmanlık, yabancılaşma ve sıkışmışlık gibi duygular pek dile getirilmedi. Bu sessizlik tamamen ortadan kalkmadı; hâlâ annelik hakkında söylenebilir olan ile olamayan arasında güçlü bir sınır mevcut. Fakat son yıllarda hem edebiyat hem de sinema bu sınırları zorlamaya başladı.

Like a Mother, Splinters ve Second Life gibi kitaplar henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Bu eserlerde gördüğüm son dönemdeki annelik örüntüsünü Tully, Nightbitch ve If I Had Legs I’d Kick You gibi filmlerde de gözlemledim. Anneliğin tekrar, görünmez emek, bedenin dönüşümü ve zihinsel zorlanma üzerinden anlatılması dikkat çekici bir hal aldı.

Buradaki değişim, anneliğin ilk kez bu kadar karmaşık, çelişkili ve ambivalans içeren bir deneyim olarak temsil edilmeye başlanmasıdır. Sevgi ile tükenmişlik, bağlılık ile kaçma arzusu, bakım verme ile yok olma hissi aynı anda var olabiliyor bu anlatılarda. Annelik hikâyeleri artık klasik melodramdan çok sürrealizme, korkuya ya da parçalı anlatılara yaklaşmakta. Çünkü bazı deneyimler, özellikle bakım emeğinin görünmez yükü, düz ve sakin bir gerçekçilikle anlatılamıyor. Rozsika Parker’ın temel iddiası, anne olmanın zaten doğası gereği ambivalans içeren bir deneyim olduğudur. Yani aynı anda hem sevgi hem öfke, hem bağlılık hem kaçma arzusu hissedilebilir. Sorun, bu duyguların varlığı değil, kültürün bunları bastırmasıdır. Çünkü annelik, uzun süre saf sevgi olarak temsil edildiği için, annelerin karmaşık duyguları suçluluk hissetmelerine yol açıyor. Parker, bu ambivalansı patolojik değil, insani bir durum olarak değerlendiriyor.

Tully filminde annelik, tekrar eden hareketlerin sonsuz döngüsünü temsil ediyor. Uykusuzluk, görünmeyen bakım emeği ve zamanın anneye ait olmayışı öne çıkıyor. Filmin sürreal yönü, annenin ihtiyaç duyduğu desteğin gerçek dünyada bulunamamasından kaynaklanıyor; zihni bu desteği yaratmak zorunda kalıyor. Nightbitch uyarlamasında ise annelik doğrudan beden korkusuna dönüşüyor. Kadının köpeğe dönüşmesi, grotesk bir metafor olarak, aynı zamanda çok somut bir gerçeği anlatmaya çalışıyor. Ancak bu film, benim için iyi bir yapım olamadı.

If I Had Legs I’d Kick You filmi, modern hayatın bakım emeğini bireyin omuzlarına yüklemesinin nasıl bir zihinsel çöküşe yol açtığını ele alıyor. O yetişememe duygusunu ben de şu an bile hissediyorum, Full Time filmine benziyor biraz.

Ancak Alice Diop’un Saint Omer filmi, başka bir konu açıyor. Diop’un en önemli katkılarından biri, canavar anne klişesini parçalamak. Saint Omer, bebeğini öldürmekle suçlanan Senegalli bir kadının davasını izlemeye gelen hamile bir yazar üzerinden annelik, suç, sessizlik ve ötekilik üzerine çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Diop, gerçek bir davadan yola çıkıyor fakat filmi bir suç çözümlemesine dönüştürmüyor. Daha çok, başka bir kadının hikâyesine bakarken kendi korkularıyla, anneliğiyle ve aidiyet hissiyle yüzleşen bir kadının içsel yolculuğunu izliyoruz. Film boyunca kesin cevaplar verilmemesi önemli çünkü Saint Omer, anneliği iyi anne/kötü anne ikiliği içinde açıklamaya çalışmıyor. Sessizlik, travma, göçmenlik deneyimi ve kuşaklar arası kırılmalar üzerinden, anneliğin aynı anda hem yakınlık hem de yabancılaşma içerebileceğini gösteriyor.

Bu filmleri birbirine bağlayan temel örüntü, anneliği bireyin zaman, beden, emek ve kimlik algısını dönüştüren bir eşik deneyimi olarak anlatmaları. Ve bunu yaparken klasik annelik temsilinden uzaklaşıyorlar. Çünkü eski anlatılarda anne, her zaman güven veren, toparlayıcı ve duygusal merkezi oluşturan bir figürken, artık anneler de yoruluyor, öfkeleniyor ve bazen gerçeklik hissini kaybediyor. Biçimsel olarak da bu filmlerin çoğu klasik realizmle yetinmiyor. Sürrealizm, grotesk, sess

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın