Anormalliğin Normalleştiği Bir Ülkede Yaşamak

Haber MerkeziHaber Merkezi
1 okunma
Anormalliğin Normalleştiği Bir Ülkede Yaşamak

Normal ve anormal kavramlarını bu denli sorgulayan bir başka ülke bulmak oldukça güç. Kafa karışıklığı arttıkça, yaşanan tuhaflıklar da iç içe geçmiş bir hal alıyor. Ülkede her geçen gün, “bu kadar da olmaz” dedirten olaylar yaşanmaya devam ediyor. Son bir hafta içinde yaşananlara göz attığınızda, gündemin neden bu kadar hızlı değiştiğini daha iyi kavrayabiliyorsunuz. Başka bir deyişle, olanları bir an önce unutmamız ve yeni tuhaflıklara yönelmemiz gerekiyor. Örneğin, yıllarca tabu olarak görülen ve iktidar tarafından resmi tatil ilan edilen 1 Mayıs’ta yaşananları ele alalım. Her yıl benzer görüntülerle karşılaşmamıza rağmen, bu yılki olaylar daha da dikkat çekiciydi. Öncelikle hangi güzergahların kapalı olduğu açıklanıyor, ardından bu yolları kullanmaya çalışanlara sert müdahaleler yapılıyor. Bu yıl kameralara yansıyan üç görüntü ise son derece rahatsız ediciydi. Umur Talu, bu görüntüleri son yazısında gün yüzüne çıkardı. Ters kelepçeli bir kadın, önündeki kadının saçlarına yapışan kadın polis ve doğrudan genç bir kızın yüzüne biber gazı sıkan bir polis. Günün anlam ve öneminin, belirli alanların kontrol edilmesi üzerinden şekillendiği bir anlayış, bizi esir almış durumda ve bu durumu değiştirmediğimiz sürece resmi tatilin bir anlamı kalmayacak gibi görünüyor.

Cumartesi günü süper lige yükselme maçları sona erdi ve ardından büyük bir tartışma patlak verdi. Amedspor’un lige yükselmesi sonrası, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, sosyal medya üzerinden yaptıkları hoş geldin mesajlarıyla takipçi kaybettiler. Bu durum, futbol sahalarında bölücülük ve ırkçılık tartışmalarını da beraberinde getirdi. Hoş geldin mesajları veren bazı kulüpler, taraftarlarından gelen tepkiler üzerine bu mesajları geri çekmek zorunda kaldı. Bir zamanlar bu takım ve yer adlarının kabul edilemeyeceğini savunan siyasi parti temsilcileri, şimdi tam aksi yönde açıklamalar yaparak, rahmetli Süleyman Demirel’in “Dün dündür, bugün de bugündür” sözünü hatırlatmış oldular. Ancak ilginç olan, futbola siyaset bulaştırılmaması gerektiğini savunanların, futbolun bu ülkede siyasetle iç içe geçmiş olmasına göz yummalarıdır. Ne yazık ki, ülkemizde olup bitenlere bu kadar duyarlı olan taraftarların, takımların ve futbol yönetimlerinin, İsrail’in eylemlerine karşı seslerini çok daha cılız bir şekilde çıkarmaları dikkat çekiyor. İrlanda, 4 Ekim’de İsrail ile oynayacağı maç için hazırladığı videoda, “İsrail ile oynamak soykırımı desteklemek” ifadesini kullanırken, bu duruşun hiçbir Müslüman ülke tarafından gösterilmemesi düşündürücüdür.

Bir diğer tartışma konusu ise Bosch’un Anneler Günü için hazırladığı reklam filmi oldu. RTÜK, bu reklam hakkında inceleme başlatırken, iktidar temsilcileri de konuyu ilginç bir şekilde ele aldılar. Bir reklam üzerinden ailenin kutsallığı ve çocuk meselesi tekrar gündeme geldi. AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta, “2026-2035 dönemini ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ olarak belirlemiştik. Tüm dünyada genç nüfus sorunu önemli bir mesele haline gelirken, vizyon belgemizle insanla başlayan, aileyle köklenen Türkiye vizyonunun yol haritasını belirledik” şeklinde açıklamalarda bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, çocuğu aileye ve nüfusu ülkeye yük gören anlayışın yeniden başını kaldırdığı bir dönemde, reklam üzerinde tam bir anne hikayesinin içini boşaltma alt metni servis edildi. Anneliğin derin ve kutsal bir değer olduğunu, çocuğun ailenin temel direklerinden biri olduğunu vurgulayan Usta, bu anlayışı kınadı.

Reklam üzerinden aile ve çocuk kavramlarının içinin boşaltıldığı yönündeki eleştiriler oldukça ilgi çekici. Çocuk yapma ve aile kurma üzerine tartışmak bir şeyken, bir reklam filmi üzerinden komplo teorileri üretmek bambaşka bir mesele. Dünyanın pek çok yerinde evde beslenen hayvanların aile ferdi sayılması gibi bir durum varken, bir iktidar milletvekilinin “adı köpektir, it’tir, can dost değildir” gibi ifadeleriyle hayvanları küçümsemesi, bu konuların ne kadar sığ bir anlayışla ele alındığını gösteriyor. Üstelik, köpeklerin yiyeceği olarak “mama” denilmesiyle köpek ve bebek eşitliğini vurgulamak, bu konunun hayvanseverlikle değil, daha çok propaganda amaçlı olduğu izlenimini veriyor. Bu durum, ülkemizde yaşanan nüfus tartışmalarına dair sığ bir yaklaşım içeriyor ve hayvanseverlik meselesinin de gerçekliği sorgulanabilir.

Eğer ülkede gerçek bir muhalefet olsaydı, bu açıklamaların ardından doğum oranları ile gelir arasındaki ilişkiyi irdelemek için net rakamlarla durumu ortaya koymaya çalışırdı. Bu ülkenin en büyük sorunu, iktidar olmaya bir türlü karar veremeyen ve politikalar geliştirmek yerine iktidarın peşinden giden muhalefet partileridir. Normal ve anormal meselesinin, ülkenin siyasi yapısının etkisiyle de bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Aileye ilişkin on yıllık bir süreçten söz ediyorsak, ailenin yanı sıra siyasetin de rolünü göz önünde bulundurmalıyız. Rakamların ötesinde hissedilen derin yoksulluk, her geçen yıl daha fazla moral bozukluğu yaratıyor. İktidar temsilcilerinin, kendi partilerini destekleyen ailelerin çocuk sayısını ve evlilik planlarını sormalarının zamanı gelmiştir. Çünkü belirsizliklerin arttığı ve gençlerin gelecek kaygılarının derinleştiği bir ortamda, çocuk sahibi olmanın ve evlenmenin o kadar da kolay olmadığı anlaşılacaktır. Evlilik kredileri vermek ve çocuk doğurma için ödül mekanizmaları geliştirmek yeterli olmayacaktır. Barınma, beslenme ve yaşam masraflarını göz ardı edemeyiz. Tüm bunlar, ekonomi ile yakından ilişkilidir.

Aile ve çocuk tartışmasının sadece ülkemize özgü olmadığını, dünyanın gelişmiş ülkelerinde de bu konuda pek çok araştırma yapıldığını ve farklı kavramların sosyal bilimlerde tartışıldığını belirtmek gerekir. Amy Blackstone’un “Gönüllü Çocuksuzluk” adlı çalışmasında, bazı gönüllü çocuksuz insanların geleneksel anlamda “normal” bir aile kurmanın ilk adımı olan evliliği tercih etmelerine rağmen çocuk yetiştirmeme tercihinin, bazıları için aileden sayılmamalarına neden olduğunu vurguluyor. Bu çalışmada yer alan bir diğer ifade ise, sosyolog Jessica Gerenebaum’un birçok gönüllü çocuksuz ve çocukları büyüyüp yuvadan uçan insanların kendilerini “tüylü bebekler”in ebeveyni olarak tanımladığını keşfetmesidir.

Kalıplara sokmak suretiyle insanları kendi istediğimiz gibi düşünmeye ve davranmaya zorlamaya devam ediyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz süreçte bu durumun geçmişteki kadar kolay olmadığını göremiyoruz. Siyasi temsilcilerin, toplumların canlı organizmalar olduğunu unutarak, kendi istekleri doğrultusunda yönlendirebileceklerini düşünmeleri yanıltıcıdır. Her aşamada beklenmedik durumlarla karşılaşacaklardır. Normal ile anormal arasındaki bu belirsizlikler, pek çok kavramın dönüşmesine ve toplum üzerinde beklenmedik etkiler yaratmasına neden olmaktadır.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın