
Arif Bey’in cep telefonu çalıyordu. Zil sesi boğuk geliyordu ve telefonu bulmakta zorlanıyordu. Nihayet beşinci çaldığında, oturduğu koltuk ile minderi arasında gizlenmiş olduğunu fark etti. Ekranda kızı Ayla’nın adı belirdi.
– “Merhabaa Ayla, nasılsın kızım?”
– “Merhabaa baba, iyiyiz. Senden ne haber?”
– “Turp gibiyim kızım. İlaçlarımı düzenli alıyorum, her gün yürüyüş yapıyorum, okuyorum, yazıyorum; daha ne olsun?”
– “Harika! Şunu isteyeceğim senden: Tamer ile üç günlük bir iş gezisine çıkıyoruz. Nehir seninle kalabilir mi?”
– “Bu harika bir fikir! Tabii kalabilir, çok sevinirim. Hani nasıl diyorsunuz, ‘kaynatırız’ birlikte!”
– “Harika baba, yarın getiririm onu sana, öpüyorum yanacıklarından.”
– “Artık onlar pek ‘yanacık’ sayılmaz ama neyse!”
– “Amaan baba!”
Arif Bey, telefonu kapadıktan sonra keyifle ellerini ovuşturup dolaba yöneldi. Torununa alabileceği bir şeyler var mıydı? Hemen alışverişe çıkmalıydı. Üç günün eğlenceli geçmesi için plan yapmalıyken, sinemaya gitmeyi düşündü. Yıllar önce beğenerek izlediği Avatar’ın devam filmi sinemada gösterimdeydi; Nehir’in onu beğeneceğinden emindi.
Eksikleri tamamlamak üzere çarşıya indi. Yardımcısı Melahat, bir gün önce evi temizlemişti ama Arif Bey, döndüğünde ortalığı yeniden toparladı. Nehir’in uyuyacağı yatağın baş ucuna, bebekken elinden düşürmediği Yavru Ayı Timoti’yi yerleştirdi. Aldığı çiçekleri bir vazoya koydu. Ardından kedisine dönüp, “Len Börülce, kızının elini filan tırmalarsan, külahları değişiriz,” diye espri yaptı.
Öğleden sonra, kapının anahtarla açıldığını duyduğunda yerinden kalktı. Kızına ihtiyaten evin yedek anahtarını vermişti; herkes her şeye hazırlıklı olmalıydı, değil mi? Girişe ulaştığında Ayla ile Nehir’in ayakkabılarını çıkardıklarını gördü. “Merhaba dede,” dedi Nehir. Arif Bey, onları sevgiyle kucakladı.
– “Merhabaa, Merhabaa küçük çitlenbik!”
– “Artık bir çitlenbik sayılmam ama değil mi dede?” dedi Nehir. Arif Bey gülümseyerek, “Elbetteee, artık bir ardıç olmuşsun sen,” diye yanıtladı.
Salona geçip oturdular. Ayla’nın fazla vakti yoktu; birazdan evden çıkıp babası ve kızıyla buluşacaktı. Nehir’i odasına yerleştirmeye birlikte gittiler. Kız, Timoti’yi görünce koşup kucakladı, ardından çekçekli küçük valizini açtı. Önce giysilerini çıkarıp dolaba yerleştirdi, terliklerini yatağın yanına koydu, diş fırçasını ve saç tokalarını banyoya götürdü. Çantasının dibinden kulaklığını çıkarıp dikkatlice masaya bıraktı; belli ki bu, en kıymetli eşyasıydı. Resim defterini de getirmişti. Arif Bey, kapı ağzından, “Sonra bana da gösterirsin değil mi son işlerini?” diye seslendi.
Nehir yerleştikten sonra odanın ortasında bir an durup etrafa bakındı ve bazı eşyaların yerini değiştirdi. Arif Bey, alışkanlıklarını odasına taşıdığını düşündü.
Birlikte salona geçtiler. Dedesinin okuma koltuğu her zamanki yerindeydi. Yanındaki sehpada bir kitap duruyordu. Nehir onu eline alıp arka kapağını okudu, sonra da kaç sayfa olduğuna baktı. “Altı yüz seksen sayfa…” dedi. “Hepsini okuyacak mısın dede?”
Arif Bey gözlüğünü düzelterek, “Ucu kıvrılmış sayfaya bak,” dedi. “Yarıyı geçmişim bile.” Nehir kıvrılmış sayfaya baktı; kitabı sehpaya koyarken zihninden bir şeyler geçtiği anlaşılıyordu.
Akşamüstü Arif Bey, çalışma odasına geçti. Bilgisayarını açtı; bu onun için hâlâ bir yazı makinesiydi, daktilonun sessiz ve daha maharetli bir devamı. İnternet, gerektiğinde başvurulan bir ansiklopedi, telefon ise sadece telefondu: aranır, konuşulur, kapatılır. Yazmaya başladığında, ekranda ağır ağır yürüyen cümleye baktı. Cümleler koşmamalıydı; Arif Bey, koşmayı sevmezdi.
Nehir, pencere kenarındaki koltuğa oturmuş, Börülce de kucağına yerleşmişti. Bir süre dışarı baktı, sonra cep telefonunu çıkardı. Cihaz, artık iki el arasında sabitlenmiş küçük bir yüzeydi. Başparmakları ekranda karşılıklı çalışıyor; biri dururken diğeri devam ediyor, ekran aşağı kayıyor, duruyor, tekrar kayıyordu. Telefon, bir yıl önce alınmıştı, ancak bu koşulsuz bir hediye değildi. Önüne birkaç maddelik bir sözleşme konmuş, Nehir de bunu okuyup imzalamıştı. Buzdolabına asılan sözleşmede, geceleri telefonu odasında tutmayacağı, anne-babasından habersiz uygulama indirmeyeceği, tanımadığı insanlarla yazışmayacağı ve en önemlisi telefonu hafta içinde günde 60, hafta sonunda 90 dakikadan daha uzun kullanmayacağı yazılıydı. Ayla’ya göre, kurallara mükemmel bir şekilde uyuyordu.
Arif Bey, yazmayı bırakıp Nehir’i izliyor ve onun başparmaklarının büyük bir ustalıkla kullanmasına hayret ediyordu. Oysa kendisi mesaj yazarken ne kadar zorlanıyordu; telefonu sol eliyle tutup yüzüne yaklaştırıyor, sağ elinin işaret parmağıyla klavyedeki harfleri dürtüyor ve çoğunlukla “ş” yazmak isterken “i,” “a” yazmak isterken “s” yazıyor, sonra da geri dönüp bunları düzeltiyordu.
Nehir, telefonunda sayfaları kaydırıyor, bir şeye bakıyor, sonra başka bir şeye geçiyordu. Bir görüntü, bir satır yazı, bir video… derken bir mesaj. Nehir, bu hızlı geçişler arasında oldukça rahattı.
Arif Bey’in içini adını koyamadığı bir tedirginlik kapladı. “Yerinde duramıyor,” diye düşündü. “Bir şeye tutunmuyor.” Aklına onu ürküten bir kelime geldi: hiperaktivite. Arif Bey’in bildiği kadarıyla, böyle çocuklar dikkatlerini tek bir şeye yoğunlaştıramazdı.
…
Gece Nehir uyuduktan sonra salona geçerek okuma koltuğuna oturdu. Kitabı eline aldı, kıvrılmış sayfaya bakıp düşündü. Ardından kitabı kapatıp kadim dostu
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



