
Avrupa ve Türkiye, tarih boyunca benzer tehditlerle karşı karşıya kalmışlardır; ancak bu tehditlere verdikleri tepkiler son derece farklılık göstermiştir. Avrupa, korkularını normlara ve kurumsal yapılarına dönüştürerek yönetme yolunu seçerken, Türkiye bu korkularla birlikte yaşamayı ve siyaset aracılığıyla dengelemeyi başarmıştır. Bugünkü gerilimlerin altında, bu iki farklı bilinçaltı yapısı yatmaktadır.
Avrupa’nın bilinçaltı: Korkunun kurumsallaşması
Avrupa, kendini genellikle Aydınlanma, akıl ve ilerleme hikayesi üzerinden tanımlar. Ancak bu anlatının altında yatan, yüzyıllar boyunca tekrar eden daha derin bir duygu vardır: korkular. Bu korkular, yalnızca bireysel kaygılar değil; aynı zamanda siyaset üretme, kurum oluşturma ve “biz” bilincini güçlendirme yollarıdır. Orta Çağ’dan modern döneme kadar Avrupa zihniyetinde öne çıkan üç temel varoluşsal korku bulunmaktadır: şeytan, veba ve “Türk geliyor” düşüncesi. Günümüzde bu imgeler farklı isimlerle anılsa da, onların yarattığı refleksler hala etkinliğini sürdürmektedir.
I. Şeytan: İçten çürüme korkusu
İlk korku, şeytan korkusudur. Bu, yalnızca metafizik bir figürden ibaret değil; toplumun içten çürüme kaygısını ifade eder. Orta Çağ Hristiyanlığında tarih, bir kıyamete giden gerilim hattı olarak görülmektedir. Şeytan, sapkınlık, yanlış inanç ve düzenin bozulmasıyla ilişkilendirilir. Reform ve Karşı Reform dönemlerinde bu korku zirve yapar; mezhep çatışmaları, cadı avları ve Engizisyon uygulamaları bu zihinsel ortamın ürünleridir. Jean Delumeau, Batı’daki suçluluk ve korku kültürünün nasıl kurumsallaştığını ve bu iç tehdit algısının Avrupa toplumlarını nasıl disipline ettiğini detaylı bir şekilde incelemiştir.
II. Veba: Biyolojik tehditten disiplin rejimine
İkinci büyük korku, vebadır. Kara Veba’nın 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun üçte birini yok etmesi, yalnızca demografik bir felaket değil; doğa ve Tanrı karşısında insanın kırılganlığını anlamaya yönelik kolektif bir farkındalıktır. Salgınlar, Tanrısal bir ceza olarak yorumlanır; tövbe alayları, kendini kamçılayan flagellant hareketleri ve kitlesel panik yaşanır. Ancak veba aynı zamanda modern devletin temelini de oluşturur: karantina, şehir kapılarının kapatılması ve hareketin denetlenmesi. Michel Foucault, veba üzerinden disiplin toplumunun kökenlerini bu biyolojik tehdide verilen yönetsel tepkilerde bulur. Kara Veba’nın toplumsal etkileri tarihsel olarak detaylı bir şekilde belgelenmiştir.
III. “Türk geliyor”: Dış tehdit korkusu
Üçüncü korku, “Türk geliyor” korkusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki ilerleyişi ve 1683 Viyana Kuşatması, Avrupa’nın kolektif hafızasında derin izler bırakmıştır. “Türk”, yalnızca askeri bir düşman değil; farklı bir egemenlik anlayışı ve hukuk düzeninin temsilcisidir. Osmanlı, Avrupa düşüncesinde çoğu zaman şeytandan daha rasyonel ancak daha kalıcı bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu korku, Avrupa’da “Hristiyan âlemi” fikrini besleyen önemli bir unsurdur; Osmanlı’nın Avrupa’daki algısı, düşmanlıkla birlikte düzen ve güç karşısındaki tedirgin hayranlıkla da şekillenmiştir.
Avrupa modernliği: Korkuların kurumsal yanıtları
Bu üç korkunun bir arada düşünülmesi, Avrupa’nın iç ahlaki çöküşten, doğanın yıkıcılığından ve dışarıdan gelen düzenleyici bir güçten aynı anda korktuğunu gösterir. Verilen tepkiler de bu korkulara göre şekillenir: Kilise ve dogma, karantina ve disiplin, ittifaklar ve ordular. Başka bir deyişle, Avrupa modernliği bu korkuların kurumsallaşmış yanıtlarıdır.
Günümüzde bu imgelerin ortadan kalktığını söylemek zordur; sadece sekülerleşmiştir. Şeytanın yerini “radikalleşme”, “popülizm” ve “liberal düzenin içten çöküşü” almıştır. Veba, küresel salgınlar, göç dalgaları ve iklim krizi biçiminde geri dönmüştür. COVID-19 sürecinde sınırların hızla kapanması, hareket kısıtlamaları ve “olağanüstü hâl” dilinin normalleşmesi tesadüf değildir. “Türk geliyor” korkusu ise günümüzde açıkça bu adla anılmasa da, İslam, göç, Türkiye ve Avrupa’nın çevresindeki “istikrarsız kuşak” tartışmaları içinde yaşamaya devam etmektedir. Bu süreklilik, Avrupa’nın “öteki”yi üretme biçimlerinin tarihsel derinliğini göstermektedir.
Avrupa’nın kriz anlarında verdiği tepkilerde ortak bir özellik göze çarpar: Sorunlar teknik başlıklar altında tartışılsa da, refleksler derin bir medeniyet savunma mantığına dayanır. Güvenlik dili bu yüzden kolayca hegemonik hale gelir. Değerler, sınırlar ve normlar üzerinden yeniden “biz” tanımı yapılır.
Türkiye açısından mesele burada düğümlenir. Türkiye, Avrupa’nın gözünde bu tarihsel korkuların kesişim noktasında bulunmaktadır: hem dış sınırların bekçisi, hem içerideki düzen tartışmalarının dolaylı öznesi, hem de “öteki ama vazgeçilmez” bir aktör olarak. Bu durum, Türkiye-Avrupa ilişkilerini kalıcı bir belirsizlik üzerine inşa eder: ne tam üyelik ne tam kopuş; ne tam güven ne tam dışlama.
Avrupa’nın bugünkü kriz dili, Orta Çağ korkularının modern yansımalarını taşımaktadır. Tehditlerin isimleri değişse de, düzenin kaybedilmesi endişesi değişmemiştir. Avrupa, korkularını bastırarak değil, kurumsallaştırarak yönetmektedir. Bugünü anlamak için geçmişin hayaletlerini ciddiye almak gerekir.
Türklerin bilinçaltı: Korkuyla yan yana yaşamak
Türk toplumu, kendini genellikle kahramanlık, dayanıklılık ve “zor şartlarda ayakta kalma” hikayesiyle ifade eder. Bu anlatı, tarihle kurulan gururlu ama mesafeli bir ilişkinin ürünüdür. Ancak bu resmi hikayenin altında, Avrupa’daki kadar güçlü ama farklı bir bilinçaltı katmanı vardır: korkular. Türklerin tarihsel bilinçaltını şekillendiren bu korkular, ahlaki soyutlamalardan ziyade, somut varoluş deneyimlerine dayanır. Değişen tehditlere rağmen değişmeyen şey, bu korkuların siyasal ve toplumsal refleksleri belirleme gücüdür.
I. Fitne: İç bölünme korkusu
Türklerin en derin korkusu fitnedir. Fitne, yalnızca dinsel ya da mezhepsel bir kavram değildir; iç bölünme, kardeş çatışması ve düzenin içeriden çökmesi anlamına gelir. Türk tarihsel
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



