
iahaber Haber Merkezi
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu.
Bakırhan’ın konuşmasında öne çıkan başlıklar ise şöyle:
BU HABERİ, iahaber ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
iahaber’E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
ABONE OL
Zaten abone misiniz?
Üye girişi yapın
“Ezidi toplumu mensubu olan, soykırımda hayatını kaybeden bireyleri saygı ve minnetle anıyorum. Soykırımcı zihniyeti ve bu soykırımı gerçekleştirenleri bir kez daha lanetliyorum.
Dünya toplumu ve uluslararası kurumların, Ezidilere karşı bir sorumluluğu bulunuyor. Bir toplum düşünün ki, 72 kez ferman çıkarılmış ve 72 kez katliama uğramıştır. Artık dünya toplumu ve uluslararası kuruluşlar, Ezidilerin kendi topraklarında güvenli ve özgür bir şekilde yaşayabilecekleri bir ortamı sağlamakla yükümlüdür. Bu, Ezidilere karşı bir borçtur. Ezidi toplumu ile dayanışmamızı yinelemek istiyorum.
Sezai Başkan’ın da belirttiği gibi, burada birçok kurumun yanı sıra “Abhazya’ya İzolasyona Son İnisiyatifi”nin değerli temsilcileri de bulunmaktadır.
Kendi meselelerimize yoğunlaştığımız için, bazen yanımızda yaşanan baskıları, antidemokratik uygulamaları ve diğer toplumların yaşadığı acıları yeterince dile getiremeyebiliyoruz. Bu durum, bizim kendi öz eleştirimiz olmalıdır.
Deniz komşumuz Abhazya’da yaşayan kardeşlerimiz, ağır insan hakları ihlalleri ve demokrasi sorunlarıyla karşı karşıya. Sağlık hizmetlerine erişemeyen, ailelerini uzun yıllardır göremeyen bireyler ve eğitim haklarından mahrum kalan gençler bu toplumda yaşamaktadır.
Abhazya pasaportu, ülkemizde geçersiz sayılmaktadır. Türkiye’de yaşayan yüz binlerce Abhazyalı ve onların akrabaları için Abhazya pasaportunun geçersiz kabul edilmesi düşündürücüdür.
Uluslararası ilişkiler bazen böyle bir durumu beraberinde getirir. Kendi vatandaşlarınızın ve onların akrabalarının yaşadığı dramı, maruz kaldıkları antidemokratik uygulamaları görmezden gelebilirsiniz.
Dünya ve Ortadoğu, önümüzdeki yüz yılı şekillendirecek dönemlerden geçiyor. Bir yüzyılın kapanışı ve yeni bir yüzyılın başlangıcı söz konusu. Bugün dünya, yeni krizlerle eski düzenin parçalanmasını iç içe yaşıyor.
Bir yüzyıl kapanırken, yeni yüzyılın güç ilişkileri, enerji yolları, ticaret koridorları ve siyasi aktörleri de şekilleniyor. Ortadoğu, bu büyük dönüşümün merkezinde yer alıyor. İran’dan Lübnan’a, Filistin’den Suriye’ye kadar yaşananlar, bölgenin siyasi, ekonomik ve güvenlik dengelerinin değişeceğini gösteriyor.
Artık yalnızca ordular ve devletler değil; halklar, inançlar, toplumsal hareketler ve devlet dışı aktörler de yeni dengede kendilerine yer bulmaya çalışıyor. Bu dönemlerde asıl mesele, yalnızca askeri güce sahip olmak değil, tarihin yönünü doğru bir biçimde okuyabilmektir.
Birçok örnekte gördüğümüz gibi, değişimi okuyamayanlar yeni düzenin nesnesi haline gelirken, siyasal akıl ve cesaret gösterebilenler kendi geleceklerinin öznesi olurlar. Herkesi kendi geleceğinin öznesi olmaya davet ediyoruz. Bu çağrı; adaleti, demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü büyüten bir bahara davettir.
Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulurken, Türkiye için izleyen değil, şekillendiren; bekleyen değil, oyun kuran bir rol üstlenme fırsatı bulunmaktadır. Bu rolü oynamanın yolu açıktır. Kendi Kürt meselesini demokratik yollarla çözemeyen bir Türkiye, Ortadoğu’ya kalıcı barış ve istikrar sunamaz.
Kürtler, 21. yüzyılda Ortadoğu’nun en önemli güçlerinden biri konumundadır. Bölgesel değişimin yönünü görebilen ve siyasi bir pozisyon alabilen örgütlü bir güçtür. Ortadoğu’ya bir “bataklık” veya “fetih alanı” olarak değil, bir ev olarak bakan, binlerce yıllık köklü bir halktır.
Türkiye, Ortadoğu’da Kürtlerle stratejik bir ilişki kurmayı büyük bir demokratik fırsat ve tarihi bir imkan olarak değerlendirmelidir. Bu fırsatı Kürt fobisine ve güvenlikçi yaklaşımlara kurban etmemeliyiz. Türk-Kürt ilişkisinin bin yıllık derinliğine güvenmeliyiz.
Geleceğe odaklanan herkes şunu bilmelidir: Ortadoğu’da Kürt jeopolitiği ile doğru ilişki kuranlar kazanacaktır. En sağlıklı seçenek budur. Tarih bu yönde ilerliyor. Artık tarihin akışına karşı koymayı bırakıp, barış baharına birlikte yürümeliyiz.
Dünyada ve Ortadoğu’da büyük riskler ve fırsatlar mevcutken, Türkiye olarak hangi zeminde durduğumuzu sorgulamalıyız. Doğru tespit yapmazsak, çözümleri de yanlış inşa ederiz.
Görünen tablo, hukukun öngörülebilirliğini, siyasetin sorun çözme kapasitesini ve yurttaşların geleceğe olan güvenini kaybettiğini gösteriyor. Yargının magazinleştiği, bürokrasinin baskın olduğu, iş ve aş güvencesinin ortadan kalktığı bir manzarayla karşı karşıyayız. Bu durumun değişmesi şarttır.
Türkiye’nin iki yolu var: Ya yıllardır süregelen çatışma, kutuplaşma ve kriz sarmalında kaybolacağız ya da barışı, demokrasiyi, hukuku ve refahı esas alan yeni bir yüzyılın kapısını aralayacağız.
Bizim yanıtımız nettir: Güçlü ve demokratik bir başlangıç yapmak istiyoruz. Bunun için siyasetin artık kutuplaşmanın değil, çözüm odaklı bir dil kullanmasının zamanı gelmiştir. Siyaset, sorun üreten değil, demokratik akılla sorunları çözen bir kurum olmalıdır.”
Devam edecek…
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



