
Bu hafta süreçle ilgili yazmayı düşünmüyordum, zira tekrara düşmemek adına böyle bir karar aldım.
Statü meselesi, yasal düzenlemeler ve adım sırasının siyasetteki yeri hakkında uzun süredir tartışmalar yapılıyor.
Bu konuları defalarca ele aldık. Sürekli aynı şeyleri tekrar etmenin bir anlamı yok.
Sürecin tıkandığını, 27 Şubat’ta Öcalan’ın barış çağrısının yıl dönümünde fark ettik ve bu tıkanma durumu hâlâ devam ediyor.
Henüz kimse masayı terk etmiş değil. Ancak süreç önemli ölçüde duraklama aşamasına geldi; bu durumu gizlemek için çeşitli bürokratik ziyaretler, toplantılar ve açıklamalar gerçekleştiriliyor. Meseleyi takip edenler, iktidarın ve devletin atacağı yasal adımları ve bunların kapsamını merakla bekliyor. Numan Kurtulmuş’un “Adım sırası örgütte, adımları hızlandırmalı” şeklindeki açıklaması ise bu durumu sanki sürecin ilerlediği izlenimi vermekte.
Peki, yasal süreç aşamasında neler oldu? Bu aşamayı mı atladık?
Diğer yandan, süreci takip eden gazetecilerin genellikle “Süreci Öcalan’ın statü talebi tıkadı” şeklindeki yorumları da dikkat çekici. Statü meselesini ele alarak, beklentilerin ne olduğunu daha önce ifade etmiştik.
Statü meselesi, sürecin devamı için gerekli olan ve Kürt hareketinin koşullarından biri. Ancak süreci tıkayan asıl unsur bu statü meselesi değildir.
Süreci tıkayan, statü meselesiyle birlikte verilmiş yasal ve usulüne uygun adımların atılmıyor olmasıdır.
Yasal düzenleme talebinde ısrarın nedenlerinden biri, geçmişte devlet adına yapılan görüşmelerin suç sayılması ve masanın devrilmesiyle birlikte “biz duymadık, görmedik” tavrına bürünülmesidir.
Eğer ortada “yasal güvencesi sağlanmamış bir söze itibar etmeyelim” anlayışı varsa, bu geçmiş tecrübelerden kaynaklıdır.
Dolmabahçe sürecinde de gördüğümüz gibi, sözler kaybolur, görüntüler de kaybolur ama yazılı belgeler kalır! O süreçte eksik olan tek şey yasal düzenlemelerdi.
Herkesle masaya oturulabilir, ancak aynı hatalar tekrar edilemez. Bu nedenle, “her şey yazılı, çizili, elle tutulur olmalı” talebi makul bir beklentidir.
Ancak sorun tam burada tıkanıyor. Devletin karar verici konumundaki iktidar, süreci ilerletmiyor gibi görünüyor.
Peki, bunun arkasında ne yatıyor?
Süreçle ilgili olumlu bir duruş sergileyen bir konumda görünmesine rağmen, düz mantıkla bakıldığında;
Eğer süreç devam eder ve verilen taahhütler hayata geçirilirse, kapalı kapılar ardında çizilen resim yasal olarak da hayata geçerse, bu durum demokratikleşmenin ilk adımlarının atılması anlamına gelecektir.
Bir alanda demokratikleşip diğer alanlarda farklı bir yönetim anlayışını sürdürmek mümkün değildir. Demokratikleşme başlamışsa, tüm ülkenin bundan nasibini alması kaçınılmazdır.
Yani süreci tıkayan ve bir kapris gibi sunulan “statü meselesi” değildir. Demokratikleşme kimin işine gelmiyorsa, süreci tıkayan da odur.
Aynı zamanda Türkiye’de sıkça dile getirilen “İsrail Kürtleri kullanmak istiyor” yorumlarına bakıldığında, bazı kesimlerin emellerinin de farklı olmadığı görülüyor.
Ancak Kürtler artık çok daha güçlü ve bir arada. Bu güç, savaş veya silah değil, bir aradalıktan kaynaklanıyor.
Tarihsel olarak “Kürtleri kullanma arzusu” devam etse de, artık karşımızda kullanışlı olmaktan çok daha büyük bir varlık durumu var. Bunu kabul etmeden Kürtlere yönelik her siyaset havada kalacaktır. Bu durum doğru bir şekilde değerlendirildiğinde sürece bakış açısı da değişir ve yasal düzenleme aşamasına gelene kadar atılabilecek iyi niyet adımları hayata geçirilebilirdi. Örneğin, hasta mahpusların serbest bırakılması gibi bir durum için yasaya gerek var mı? Bu sürecin bile bir adı yok aslında! Kayyum uygulamalarının sona ermesi, AİHM kararları doğrultusunda serbest bırakılması gereken siyasetçiler gibi birçok adım atılmadı.
Peki, neden atılmadı? Çünkü bunlar demokratikleşme yolunda atılacak adımlar. Türkiye’de demokrasi yok; kaybettik değil, aslında hiç olmadı. Cumhuriyet’in ilanından beri oluşmamış bir olgudan bahsediyoruz.
Verilmesi gereken esas karar “Türkiye demokratikleşecek mi?” sorusuydu. Bu süreç, bir demokratikleşme reformunun başlangıcı olacaktı. Dolayısıyla, bir demokratikleşme reformu gerçekleşecekse, bu süreç öncelikle Kürtlerle başlamalıydı. Bu başlangıç hızla tüm ülkeyi ve sorunları kapsayacaktı.
Demokrasiyi devreye sokan, artık İmamoğlu’nun hakkını yiyemeyecek, gazetecileri keyfi olarak tutuklayamayacak ve “gık” diyenleri hapse atamayacaktı.
Demokrasi işin içine girdiğinde, tek adam rejimi de mevcut etkisiyle sürdürülemeyecektir.
Dolayısıyla, süreci tıkayan unsurun kim olduğu sorusunun yanıtı burada gizlidir. İmralı’ya gizlice giden AKP’li vekil Hüseyin Yayman da bu durumu anlamamıza yardımcı olmuştur.
Dünya, savaşların zorunlu kıldığı bir barış ihtiyacı var, evet; ülkenin bekası için de en doğru olan hızla iç barışı sağlamak. Ancak bu, tek bir kişinin kurduğu düzene büyük bir tehdit oluşturabilir.
Ülkenin bekası ile saltanatın sefası arasında bir tercih yapılması gerektiğinde ne olur? Bahçeli de aynı ittifakta devam edebilir mi? Bu konu tartışmalıdır.
İşlerin bu noktaya gelip gelmeyeceğini, barış meselesinin tek adamı aşarak ilerleyip ilerlemeyeceğini göreceğiz. Ancak, bu ısrarlı tutumun, Ortadoğu’daki diğer ülkelerdeki ‘demokratikleşememe’
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



