
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapıyor. Bu rol, uygulamada Lübnan ve bazı temasları için Ürdün’ü de kapsıyor.
Sonrasında, diğer komşumuzla ilgili Özel Temsilci Mark Savaya’nın yeni hükümet kurulma sürecinde İran karşısında etkisiz kalıp görevden alınmasının ardından Irak da Barrack’ın sorumluluk alanına dahil oldu. Böylece, Büyükelçi Barrack’ın portföyü nostaljik bir çağrışımla Levant’ın yanı sıra Mezopotamya’yı da içermeye başladı. Bu tanımlama, Ortadoğu söz konusu olduğunda ulusal sınırların pek ciddiye alınmaması gerektiği düşünceleriyle de örtüşüyor.
Eğer Barrack Türk vatandaşı olsaydı, servetiyle diplomatlık iddiasında bulunmadığını sık sık belirtirdi. Zira aldığı maaş yok ve görev alanındaki temaslarında kendi özel jetini kullanıyor.
“Tek adamlardan başkasını tanımam” anlayışıyla yalnızca Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı’nı resmi muhatap olarak kabul ediyor; mevkidaşı diğer büyükelçilerle temas kurmaya da pek yanaşmıyor.
Ankara’ya nadiren uğrayarak İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu konutunu tercih ediyor. Öyle ki, son zamanlarda Antalya Diplomasi Forumu’ndaki kısa söyleşisiyle ilgili Wall Street Journal başyazısında kendisinden “İstanbul’daki Büyükelçimiz” diye bahsedildi.
Büyükelçinin dedesi, 20. yüzyılın başlarında, bugünkü Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Zahle’den ABD’ye göç etmiş. Yarım yüzyıldan fazla zaman sonra, torun Barrack da gençliğinde iş hayatına Körfez’de ve Suudi Arabistan’da adım atarak hem Arapça ile hem de bölgeyle bağlarını güçlendirmiş. Bu sayede, bugüne kadar süren bir ilişki ağı kurmayı başarmıştır.
Büyükelçi Barrack, kendisini “bahçıvan” olarak tanımlamaktan hoşlanıyor. Bir bahçeyi bulduğundan daha iyi durumda bırakabilirse işinden tatmin olacağını ifade ediyor. Bu anlatım, gözde canlanan terk edilmiş ve bakımsız kalmış bir bahçeyi çağrıştırıyor.
Son ADF’da, Barrack’ın iyicil monarşileri ve güçlü tek adam rejimlerini övmesi, demokrasilerin bölge insanına “bol geldiği” ya da yapay ve zorla dayatılan yapılar olduğu yönündeki ifadeleri tepki topladı. Bu duruma en güçlü yanıtı CHP Genel Başkanı verdi.
Ayrıca, Cumhuriyetçi eğilimli Wall Street Journal’ın başmakalesinde, Barrack’ın Türkiye’nin İsrail’e tehdit oluşturmadığı, F-35 sorununun yakında çözüleceği ve Türkiye’ye “bulaşılmaması” gerektiği gibi ifadeleri, İsrail’in çıkarları açısından sert bir şekilde eleştirildi.
Bununla birlikte, diplomatlıkla ilgisi olmadığını belirten Barrack, kamuya açık beyanlarında “kişisel düşüncelerim” ifadesini kullanma lüksüne sahip. Diplomatlığın altın kurallarından biri, temsil edilen ülkenin resmi politikalarının kişisel fantezilerle karıştırılmamasıdır.
Barrack, bu kaygıyı taşımıyor. Zira o da Başkan Trump’ın eski ortaklarından ve en yakın dostlarından biri. Kendi isteği ve ısrarıyla atanmış bir diplomat. Yunanlı dostlarımızın kıskandığı bir durum, zira Trump, Ankara’ya Barrack gibi bir “ağır topu” yollarken, Atina’ya büyük oğlu Donald Jr.’ın eski nişanlısı TV sunucusu Kimberly Guilfoyle’yi göndermiş.
Aynı ADF söyleşisinde Barrack’ın dikkat çekmeyen bir diğer ifadesi de dikkat çekiyor. Bu defa “ben bir çiftçiyim ve tarlanın sahibi de patronum” diyor.
“Patronum” derken kastettiği ABD Başkanı Trump. “Tarla” ise bölgemiz anlamına geliyor. Bu bakış açısına göre, Trump buranın toprak ağası, Barrack ise onun “yarıcısı”. Bu durumda bizler de maraba rolündeyiz.
İlginçtir ki, kendisini “Ekonomi Bakanı” olarak tanıtan Mehmet Şimşek de, aslında “Para Politikaları Sekreteri” olarak tanımlanması gereken biri. 2024 Nisan ayında Vaşington’daki Brookings Institute’daki konuşmasında yurttaşlarından “yerliler” (“locals”) diye bahsetmişti.
Kafa, aynı kafa. Erdoğan ve Trump başkanlıklarının kesişme noktası burada. Kendine yabancılaşma ve tarihten habersiz olma halleri bu söylemlerin dışavurumları.
Bu yıl ADF, 17-19 Nisan tarihlerinde yapıldı. Ardından 23 Nisan geldi: Ulusal Egemenlik Bayramımız. 16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’a asker çıkarması üzerine, “bu iş böyle gitmez” denilerek, Meclisin Anadolu’nun kalbinde toplanması, milletin iradesinin başka bir hakimiyetle geçersiz kılınamayacağının ifadesi oldu.
Büyükelçi, ABD’yi temsil eden bir diplomat olarak, Cumhuriyetimizin tarihini bu kadar az bilmesi düşündürücü. Tarihin uzun filmini istediği yerden durdurup, işine gelmeyen kısımlarını kesip biçerek yeniden kurgulamaya çalışıyor gibi görünüyor.
Buna dair naçizane bazı önerilerim var:
Silivri’de devam eden mahkemeyi takip etmesi için, dilediği bir gün yanında tercümanı ile oraya gitmesini öneririm. Ayrıca, İstanbul’da bir çarşamba akşamı, mitingimizi en güzel yerden izleyebilir.
İstanbul’un muhteşem manzarasını seyrederken, 1918 Kasım ayında henüz 37 yaşındaki Mirliva Mustafa Kemal’in o boğaz girişinde yatan işgal donanmasına bakarak “Geldikleri gibi giderler” dediğini de araştırıp öğrenmesini umuyorum.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



