
3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak anılmakta. Ancak bu günde kutlanacak pek bir şey yok. Gazetecilerin gözaltına alındığı, tutuklandığı, haberlerin mahkeme kararlarıyla değil, telefon talimatlarıyla kaldırıldığı bir ortamda “özgürlük” kelimesi, gerçek bir hakarettir. Bugün, basın özgürlüğünü deneyimlemeyenlerin bu durumu haykırma günü olarak değerlendirilmektedir.
Gerçek, iktidarların en büyük korkusudur
İktidarlar, basının kontrolünü ele geçirmek isterler çünkü gerçek, onların en zayıf noktasıdır. Yolsuzluk, kayırmacılık ve liyakatsizlik gibi olgular, ancak görünür hale geldiğinde tehlike arz eder. Bu nedenle, ilk hedef daima aynı kalır: Haberi yapanı susturmak ve haberi yok saymak.
Siyaset, yalnızca yönetmek değil, aynı zamanda hikâye yazmaktır. Peki, bu hikâyeyi kim yazacak? Gazeteci mi, saray danışmanı mı, yoksa sarayın güdümünde kalem oynatanlar mı? Basını kontrol eden bir iktidar, gerçeği değil, algıyı yönetir. Bu durum, başarısızlıkları “başarı hikâyesi”ne, krizleri ise “dış güçlerin oyunu”na dönüştürür.
Bu bir tercih değil, bir rejim refleksidir.
Sansürün küresel haritası: Yöntemler farklı, amaç aynı
Dünya genelinde basına yönelik baskı tek bir biçimde uygulanmıyor; ancak her yerdeki hedef aynı: basının dördüncü kuvvet olma özelliğini yok ederek denetimsiz bir iktidar oluşturmak.
Çin: İnternet, gazetecilik değil, devletin bir uzantısı olarak işliyor. Dijital sansür o kadar sistematik ki, gerçek daha doğmadan ortadan kaldırılıyor.
Rusya: Ukrayna’nın işgali sonrasında “savaş” kelimesinin kullanımı yasaklandı. Hakikatin yerini “resmî gerçek” aldı.
Macaristan: Medya tekelleştirildi. Susturmak için hapse atmak her zaman gerekli değil; bazen satın almak yeterli oluyor.
Meksika: Gazeteciler, yalnızca sansürle değil, ölümle de susturulmakta.
Birinde yasalar, diğerinde para, bir diğerinde ise kurşun kullanılıyor… Ama sonuç yine aynı: halkın gerçeğe erişimi engelleniyor.
Türkiye’de sansür kurumsallaştı
Türkiye’de mesele artık yalnızca bireysel gazeteciler değil; sorun sistemin kendisidir…
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2025 endeksi, Türkiye’nin durumunu açıkça gözler önüne seriyor: “Zor durumda” bir ülke.
Ancak mesele yalnızca sıralama ile ilgili değil. Gerçek tablo ise şu şekildedir:
-Medyanın büyük bir kısmı aynı merkezden besleniyor.
-Eleştirel gazetecilik ya yargı baskısı altında ya da ekonomik ambargo ile karşı karşıya.
-Ekranlarda tartışma yerine monolog hâkim.
-Gazeteciler, haber yapmaktan ziyade “başlarına ne gelir” endişesiyle ter döküyor.
En çarpıcı gerçek ise şudur: Türkiye’de sansür artık görünmez hale geldi. Otopansür, açık baskının yerini almış durumda. Gazetecilere “yazma” demeye gerek kalmıyor; çünkü neyi yazmamaları gerektiğini biliyorlar ya da zorla öğretiliyor.
Bu baskıya karşı ne yapmalı?
Yalnızca şikayet etmek yeterli değildir. Direniş göstermek gerekir.
Gazetecilerin yalnız kalmaması önemlidir. Dayanışma, bu mesleğin son kalesidir. Önceki gün 1 Mayıs için Ankara’da sadece birkaç meslektaş sokağa çıktı. Diğer şehirlerde de durum benzerdi… Oysa dayanışma ve eylemlerde daha güçlü bir ses gerekmektedir. Bağımsız medya kuruluşlarının büyütülmesi şarttır; zira ana akım artık “akmıyor”.
Meslek örgütleri daha yüksek sesle konuşmalı; yalnızca rapor yazmak, kınamak ya da uyarmak yeterli olmamalı, kamuoyu oluşturmak da şarttır.
Okur ve izleyici, tarafını seçmelidir. Çünkü sessiz kalan bir toplum, susturulmuş basının ortağıdır. Basın özgürlüğü, gazetecilere verilmiş bir ayrıcalık değil; halkın haber alma özgürlüğünü sağlayan bir haktır.
Gerçek, gecikir ama kaybetmez
Gerçek asla kaybolmaz. Onu bastıranlar, bir gün onun altında kalmak zorunda kalacaklardır. Bugün kalemlerini kıranlar, yarın o kırıkların üzerinde yürümek zorunda kalacak.
3 Mayıs, bir kutlama değil; bir hesaplaşma gününün hatırlatıcısıdır. Çünkü gerçek asla susturulamaz. Sadece bir süreliğine ertelenir. Ertelenmiş her gerçek, geri döndüğünde daha yıkıcı olur.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



