Bayramların Vazgeçilmezi: Kolonya ve Anıları

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Bayramların Vazgeçilmezi: Kolonya ve Anıları

Çocukluk dönemlerimizde bayramların vazgeçilmez unsurları arasında yer alanlar şunlardı: Kristal şekerlikteki parlak folyoya sarılı çikolatalar, dantel örtüler, ikramlık tatlılar, misafirlere sunulan terlikler ve yaşanılan yere göre değişiklik gösteren likör, kahve, Madlen çikolata veya iyi demlenmiş çay. Her bayramda, naylon çorapla yemek ve ağır parfüm kokusunu bastıran kolonya ikramını unutmamak gerekir.

Kolonyayı genellikle ailenin kız çocuğu sunar ve çoğu zaman bir büyük, “Elini korkak alıştırma kızım, dök dök” derken, kolonyayı alan kişi “Yeter yeter” diye yanıt verir. Kolonyanın birkaç damlası parmaklar arasında yere düşer. Kolonya teklifini geri çeviren kişiye ise pek hoş düşünceler beslenmez; acaba temizlikten mi hoşlanmıyor, yoksa kolonyanın kokusunu mu beğenmiyor?

Gerçek şu ki, her kolonyanın kokusu aynı derecede hoş değildir. Uzun süre beklemiş, ağır bir kokusu olan kolonyaları kimse nasıl katlanır? Misafire tütün kolonyası sunulması tuhaf değilse nedir? Herkesin koyu ahşap renkli mobilyaları olan bir otobüs yazıhanesi gibi kokmak isteyeceğini kim düşünür ki? Ancak lavanta kolonyası sunuluyorsa, orada bir zevk vardır, bir Batılılık hissedilir. Yine de en iyisi her zaman limon kolonyasıdır; serinleten, temiz hissettiren ve mis gibi kokan, “oh” dedirten bir ferahlık sunar.

Eğer limon kolonyası sizde bir güven hissi uyandırmıyorsa, ya başka bir ülkede büyüdünüz ya da 2000’lerden sonraki jenerasyondansınız demektir. Kolonya, ailenin bir araya geldiği zamanları, anneanneleri ve dedeleri hatırlatır. Ateşli hastalıklarda aldığınız o kokular, düşüp dizinizdeki yarayı silen pamuk ve misafirlikte küçücük ellerinizi doldurarak sizi büyüklerle eşitleyen anlar…

Kolonya, misafirperverlik, temizlik ve tuhaf bir aidiyet hissi taşır. Bayramlarda, özel günlerde ya da sıradan bir ziyarette bile kolonya ikramı, “burada güvendesin, hoş geldin” mesajını taşır. Şişeden avuca dökülen o kısa serinlik, ev ile misafir arasında kurulan görünmez bir yakınlığı simgeler.

Bu satırlara gözlerinizi devirerek bakmayın. Eski bayramları nostaljik bir şekilde anmıyorum; aksine, bayramların inşaat ve korna sesi olmayan İstanbul sokaklarında geçirilmesinin tadını çıkarıyorum. Boşanmış babaların çocuklarıyla vakit geçirebildiği, büyük ailelerin sosyal medyada mutlu aile pozları verdiği günlerden bahsediyorum. Telefonlarımıza pideciden, elektrikçiden ve cezaevindeki belediye başkanımızdan gelen samimi bayram mesajları doluyor. WhatsApp, bir zamanların fotoğrafçı vitrinlerinden daha fantastik görsellerle dolup taşıyor, kimsenin çok da mutlu olmadığı bir bayramda olduğumuzun farkındayım. Ayrıca uzun bir süredir kolonya ikram etmiyorum (pandemide herkese kolonya veren kişi olduğum gerçeğini saymazsak oldukça uzun bir süre).

Ancak o kristal veya cam şişelere doldurulan kolonyaları ve simgeledikleri şeyleri bayramlardan bağımsız olarak özlüyorum. Eczanelerdeki pompalı büyük sebillerden aktarılan kolonyalar, gözümde uzaya fırlatılan roketler gibiydi. İçindeki sıvının renginden hangisinin kokusunun bana uygun olduğunu tahmin edebilirdim. Plastik şişelerle kolonya sunulmazdı; bu ayıptı. Neden bilmiyorum, gösteriş mi yoksa saygı mı? Belki de her ikisi. Ancak o kristal şişelerin ağırlığını ve ışık altında parlamasını çok severdim. Bugün, tam ihtiyacımız olan şey, daha fazla plastik çöp yerine yeniden kullanılabilir şişelerde kolonya almak ve eczacının çırağıyla sohbet ederek “hoş geldin” diyebilmek.

Kolonya, Osmanlı’dan günümüze gelmiş gibi hissediliyor ama aslında Avrupa çıkışlı ve beklenmedik şekilde Almanya’nın Köln şehrinde doğan bir sıvıdır. 1709’da İtalyan Giovanni Maria Farina tarafından Köln’de alkol ve narenciye yağlarının karıştırılmasıyla üretilen, “Köln Suyu” (Eau de Cologne) olarak bilinen ferahlatıcı bir karışımdır. Farina, limon, portakal, bergamot ve biberiye esanslarını etil alkolle birleştirerek modern kolonyayı geliştirdi. Başlangıçta tıbbi ve antiseptik amaçlı kullanıldı; sindirim sorunlarını gidermek ve hatta vebaya karşı koruma inancıyla yayıldı. Osmanlı’ya gelişi ise 19. yüzyılda, özellikle II. Abdülhamit döneminde gerçekleşti. Osmanlı için güzel kokulu karışımlar yeni bir şey değildi; misafirlere gül suyu, amber ve misk gibi kokular sunulması bir gelenekti. Bu, hem misafirperverlikti hem de suya erişim o kadar kolay değildi. Dışarıdan gelen biri “toz, yol, kalabalık” taşıyor ve temizlenmesi gerekiyordu. İşte bu noktada kolonya devreye girdi ve bugüne kadar yerini korudu. Corona pandemisi döneminde kolonya, en yakın arkadaşlarımızdan biri haline geldi; o dönemdeki popülaritesini kaybetse de tarihi kolonya markalarını yeniden hatırlattı ve dünyaya açılmalarını sağladı.

Ne yazık ki, o eski pompalı damacanalar ve kristal şişeler artık kolonya koleksiyonerlerinin elinde, antikacılarda veya Anadolu’da yıllardır aynı ailenin işlettiği küçük dükkanlarda bulunuyor. Ancak günümüzde kolonya çeşitleri sayısız hale geldi. En sevdiğimiz kolonyalar ise adını duyduğumuzda bile kokusunu hatırladığımız, Cumhuriyet tarihimizle paralel markalar ve hepsinin özenle korunması gereken tarihsel bir miras.

Şeker Bayramı’nda tüm okurların ellerine kolonya dökerek, en güzel bonbonları ikram ediyor ve bol köpüklü bir Türk kahvesi sunuyorum. Her canlının özgür, sağlıklı ve iyi yaşadığı, haksızlıklara uğramadığı ve gerçek suçluların hukukun kılıcı ile karşılaştığı bayramlar dilerim!

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın