
Türkiye’de belediyecilik, günümüzde yalnızca yol, su, park, otobüs ve imar konularıyla sınırlı bir alan olmaktan çıkmıştır. Belediyeler, merkezi devletin zayıfladığı, sosyal devletin etkisinin azaldığı ve ekonomik krizin günlük yaşamı olumsuz etkilediği bir dönemde, yeni bir kamu aklı üretme alanı haline gelmiştir. İstanbul’daki Ekrem İmamoğlu, Ankara’daki Mansur Yavaş ve Çanakkale’deki Ülgür Gökhan’ın deneyimleri, farklı ölçekler ve belediyecilik dilleri üzerinden Türkiye’nin ikinci yüzyılda modernleşmesini nasıl sürdüreceğine dair ortak bir arayış içindedir.
Belediyecilik artık yalnızca yerel hizmet değildir
Türkiye’de belediyecilik tartışmaları genellikle yanlış bir başlangıç noktasıyla başlıyor. Tartışmalar, sıkça bireyler üzerinden ya da teknik hizmetler üzerinden yürütülüyor. Ancak ülkenin son yıllarda yaşadığı dönüşüm, belediyeciliği yalnızca çöp toplayan, asfalt döken veya otobüs çalıştıran bir yerel idare olmaktan çok daha fazlası haline getirdi. Belediyeler, ekonomik krizle boğuşan hane halklarının rahat nefes alabilmesi için merkezi yönetimle toplum arasında yeni kamusal temas alanları yaratan, yurttaşların devleti en somut şekilde hissettiği demokrasi laboratuvarları haline geldi.
Bu nedenle İstanbul, Ankara ve Çanakkale belediyeciliklerini bir bütün olarak ele almak gerekir. Zira bu üç deneyim, sadece üç belediye başkanının eylem kayıtlarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda üç farklı ölçeğin, üç farklı modernleşme biçiminin ve üç farklı kamu aklı tarzının görünür hale geldiği bir karşılaştırma alanıdır. Daha önce tanımladığımız çerçevenin belirttiği gibi, Türkiye’nin mevcut sorunu yalnızca büyüme, demokrasi ya da dış politika meselesi değildir; daha derin bir soru vardır: “Bu ülke hangi ritimle ve hangi ölçek üzerinden yeniden inşa edilecek?” Yanlış politikalar düzeltilebilir; ancak yanlış ritimler uzun vadede sürdürülebilir bir sistem oluşturamaz.
Bu yazının temel iddiası ise şudur: İmamoğlu belediyeciliği, İstanbul’da enerjiyi ve dalgayı yönetmeye çalışan bir modeldir. Yavaş belediyeciliği, Ankara’da kurumsal hesap verebilirliği ve sosyal destek ile kırsal üretim arasındaki bağı temsil ederken, Gökhan belediyeciliği, Çanakkale’de sürekli bir modernleşme pratiği sunar. Bu üç model, tek başlarına Türkiye’ye özgü bir çözüm sağlamaz; ancak birlikte incelendiğinde, ikinci yüzyılda ihtiyaç duyulan şeyin “yeni bir belediyecilik mucizesi” değil, doğru bir kombinasyon olduğu ortaya çıkar: Ankara’dan kurumsal akıl, İstanbul’dan ekonomik dinamizm ve Çanakkale’den toplumsal denge.
Ölçek meselesi: Aynı politika üç şehirde aynı sonucu üretmez
Türkiye’de modernleşme tartışmaları genellikle içerik üzerinden yürütülse de, en az bunlar kadar önemli bir değişken olan ölçek göz ardı ediliyor. Aynı politika, farklı ölçeklerde bambaşka sonuçlar doğurabilir. Örneğin, aynı hizmet anlayışı İstanbul’da dev bir sistem mühendisliği meselesi haline gelirken, Ankara’da kurumun güven üretme kapasitesi ve Çanakkale’de yaşam kalitesi ile süreklilikle ölçülmektedir. Bu nedenledir ki, Ankara, İstanbul ve Çanakkale, sadece üç şehir değil; aynı zamanda üç ayrı modernleşme rejimidir.
İstanbul, Türkiye’nin küresel ekonomiyle, finansla, göçle, teknolojiyle ve kültürel üretimle en yoğun temas ettiği yerdir. Burada belediyecilik, dalgayı yönetme sanatıdır. İstanbul’da hata yapmanın sonuçları büyük olur; gecikmeler pahalıdır ve plansızlık, sadece trafik sıkışıklığı değil, toplumsal yorgunluk da yaratabilir. Bu nedenle İstanbul belediyeciliği, yalnızca hizmet üretmekle kalmayıp, dev bir metropolün enerjisini de yönlendirmek zorundadır.
Ankara, farklı bir yapıya sahiptir. Cumhuriyet’in kurucu aklının mekânsal yansıması olan bu şehirde belediyecilik, hem sembolik hem de pratik olarak bir kurum meselesidir. Ankara’da başarı, gösterişli kentsel projelerden ziyade, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı, ihalelerin nasıl yapıldığı ve sosyal yardımların nasıl dağıtıldığı gibi unsurlar üzerinden ölçülmektedir. Ankara’nın hafızasında devlet vardır; dolayısıyla burada belediyecilik, devlet aklının daha mütevazı ve hesap verebilir bir versiyonunu üretme çabasıdır.
Çanakkale ise üçüncü bir yol sunar. Ne İstanbul’un dalga merkezidir ne de Ankara’nın kurucu devlet aklının yükünü taşır. Ancak bu nedenle özel bir öneme sahiptir. Çanakkale’de belediyecilik, büyük sıçramalarla değil, süreklilik içinde inşa edilir. Hafıza güçlüdür ama yük değildir; kurum istikrarlıdır ama katı değildir. Burada büyüme ile yaşam kalitesi arasında bir tercih yapılmaz; ikisi arasında bir denge arayışı söz konusudur.
İmamoğlu belediyeciliği: İstanbul’da dalgayı yönetmek
Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul deneyimini anlamak için ulaşım konusuna odaklanmak gerekmektedir. İstanbul’da ulaşım, sadece teknik bir hizmet değil; aynı zamanda metropolün ekonomik verimliliği, toplumsal zamanı ve gündelik yaşam kalitesi demektir. Metro yatırımları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin öne çıkan projelerindendir. İBB kaynaklarına göre, 2019 sonrasında İstanbul’da 65 kilometrenin üzerinde yeni raylı sistem hattı ve 62 istasyon hizmete alınmış, raylı sistem üretim hızı yıllık ortalama 13 kilometreyi aşmıştır. Bu veri, İstanbul gibi finansman, kamulaştırma ve mühendislik baskısı altında bulunan bir kent için teknik değil, kurumsal kapasite göstergesidir.
İstanbul’da metro, yalnızca bir ulaşım yatırımı değil; aynı zamanda bir eşitlik politikasını da temsil eder. Çünkü metropolde yoksulluğun en görünmez maliyetlerinden biri zamandır. Merkeze uzak mahallelerde yaşayan bireyler, işe, okula ve kamusal alanlara erişim için hem zaman hem de para kaybetmektedir. Raylı sistem yatırımları, kentin çevresinde yaşayan yurttaşların merkeze erişim hakkını güçlendirmektedir. İstanbul’un kent hakkı meselesi, yalnızca meydanların ya da sahillerin kullanımıyla değil, aynı zamanda bireylerin günlük yaşamda kaybettikleri zamanla da yakından ilişkilidir.
İmamoğlu’nun belediyeciliğinin ikinci ayağı, sosyal destek mimarisidir. “Askıda Fatura” uygulaması, bu bağlamda yeni bir sosyal dayanışma teknolojisi olarak öne çıkmaktadır. Bu sistem, ihtiyaç sahibi hanelerin faturalarını hayırseverlerle dijital ortamda eşleştirir. İBB’nin Askıda Fatura platformunda toplam ödenen miktar ve askıdan alınan fatura sayısı güncel olarak kamuya açık bir şekilde izlenebilmektedir; bu da sosyal yardımın görünür ve aracısız bir dayanışma zemini üzerinden işlemesine olanak tanır.
Bu uygulamanın önemi yalnızca dağıtılan yardımın miktarında değildir. Asıl yenilik, sosyal yardımın klasik “yardım eden iktidar-yardım alan vatandaş” dikey ilişkisinden çıkarak, kent ölçeğinde yatay bir dayanışma ilişkisine dönüşmesidir. Askıda Fatura, belediyenin doğrudan yardım dağıtmasının ötesinde, İstanbul toplumunun kendi içinde dayanışma kurmasına aracılık eder. Bu, sosyal belediyecilikten kamusal dayanışma platformuna geçiş anlamına gelir.
<p style="font-size: </p>Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



