
Post-modern edebiyat, kimliğin sabitliğine karşı bir kuşku ile yaklaşarak, yazarın niyetini ve kahramanının anlaşılabilirliğini parçalayarak yol almıştır.
Buna rağmen, ilginç bir tepki ortaya çıkmaktadır:
Okur ve eleştirmen, metin içerisindeki karaktere –hatta yazara– belirgin bir kişilik kazandırma çabası içerisine girebiliyor.
Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı eserindeki Kemal Basmacı’ya dair yaşanan güncel tartışmalar, bu gerilimi yansıtıyor gibi görünüyor.
Kemal’in ‘takıntılı aşkı’, ‘müze fikri’, ‘anlatının kendini oluşturma biçimi’ gibi unsurlar,
‘kurmaca’ ile ‘gerçek’ arasında bilinçli bir salınım yaratırken, bazı güncel yazılarda Kemal’i ‘net bir psikolojik tip’e sabitlemeye ve hatta yazarı onunla özdeşleştirmeye çalışan yaklaşımlar gözlemleniyor.
Bu tür yorumların bazı postmodernist çıkışlarla karşılaştırıldığında, yeni çabalarının bir tür parodi olarak değerlendirildiği söylenebilir.
Zira burada, post-modern anlatının dağıttığı unsurları yeniden yapılandırma arzusu belirginleşiyor.
Sabit bir merkez, kendi eylemlerinde tutarlı bir karakter ve arkasında yekpare bir görüşe sahip yazar figürü arayışı söz konusu.
Oysa metin, kimliğin anlatı içinde üretildiğini gözler önüne seriyor.
Bu durum, belki de yalnızca edebi bir refleks olmayıp, varoluşsal bir mesele de taşıyor. İnsan, belirsizlik karşısında uzun süre dayanıklılık gösteremiyor.
Karakterler, yazar ve hikâyede netlik arayışında bulunuluyor. Kurmacanın dahi bir zemin sunmasını istiyor. İçsel bu his sürekli varlığını sürdürüyor.
Bu ihtiyaç, edebiyatta görünür hale geliyor; ancak yalnızca edebiyata özgü değil.
ABD Başkanı, İran konusundaki tutumunu yine net bir şekilde ifade etmiyor.
Belirsizlik payı bırakıyor.
Medya, bu boşluğu tahminlerle dolduruyor. Çeşitli senaryolar üretiliyor. “Olabilir”, “Muhtemel”, “Kulislere göre…” gibi ifadelerle.
Kararın özü yine belirsiz kalıyor.
Çin’in tutumu ise netleşmiyor.
Bekliyor mu, hesap mı yapıyor, müdahil mi olacak?
Kesin bir çerçeve çizilmiyor. Güç, belirsizlik üzerinden konum alıyor.
Avrupa, Ukrayna’daki savaşı destekliyor.
Ancak bu “desteğin” sınırları ve nihai amacı sürekli olarak yeniden tanımlanıyor.
Güvenlik mi, ekonomi mi, yoksa jeopolitik denge mi öncelikli?
Açıklamalar mevcut; ancak yön net değil.
Sade birey ekran karşısında bekliyor.
Dünya nüfusu 9 milyara yaklaşırken, insanın aklında şu sorular dolanıyor:
Hep birlikte nereye gidiyoruz?
Dünyayı kim yönetiyor?
Kararları kim alıyor?
Senaryoları kim yazıyor?
Büyük bir plan mı var, yoksa herkes kendi çıkarlarına göre mi hareket ediyor?
Net bir cevap yok.
Sürekli belirsizlik altında yaşayan bireyde endişe artmakta.
Hayatını kontrol etme duygusu zayıflıyor.
Zihindeki boşlukları senaryolarla dolduruyor; çoğu zaman en olumsuz ihtimallerle.
“Doğru olan ne?” sorusu geri plana itiliyor; “En az zarar göreceğim seçenek hangisi?” sorusu öne çıkıyor.
Acaba belirsizlik, kendine çıkış arayanlar için bilinçli bir proje miydi?
Buradan daha derin bir soruya geçiş yapmak mümkün:
Belirsizlik düşünsel olarak meşrulaştırıldı mı?
Modernizmin sonrası veya ötesi olarak algılanan dönemi “Post-modern durum” olarak tanımlayan Jean-François Lyotard, bu durumu “büyük anlatılara duyulan güvensizlik” olarak ifade ediyordu.
Evrensel hakikat iddialarına yönelik sorgulama,
tek merkezli doğrulara itiraz…
Bu perspektif, otoriter kesinliklere karşı önemli bir eleştiri niteliği taşımaktaydı.
Derrida da, anlamın sabit olmadığını ve metinlerin sürekli olarak ertelenen anlamlar ürettiğini savunuyordu.
Yani, kesinlik parçalanıyor ve yorum sayısı artıyordu.
Post-modern düşünce, dogmatik netliğe karşı haklı bir şüphe ortaya koydu.
Fakat zamanla bu şüphe, bir kültürel alışkanlık haline geldi.
Hakikat iddiaları riskli olarak değerlendirilmeye başlandı.
Bu aşamada belirsizlik, eleştirel bir araç olmaktan çıkıp, konforlu bir zemin haline dönüşüyor.
Eğer her şey yoruma açıksa, kimse tam anlamıyla sorumlu değildir.
<p class="p1 </p>Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



