
“Bir Aile Provası”, Türkiye gibi kolektivist yapıya sahip toplumlarda kadınlık, annelik, kız kardeşlik, bakım emeği ve kadın dayanışmasının ne derece kırılgan bir temele oturduğunu gözler önüne seren, eğlenceli bir metin olarak öne çıkıyor. Oyunun merkezinde Alzheimer hastası bir anne, onun etrafında sıkışmış iki kız kardeş ve sürekli ertelenen bireysel hayatlar yer alıyor. Hafıza kaybının açtığı boşluklardan sızan bastırılmış arzular, kutsal anne mitine meydan okuyan sert sorular barındırıyor; fakat metnin yumuşak ve zaman zaman komik dili, ağır temaları seyirciye daha incelikli bir biçimde iletmeyi başarıyor.
Evrim Yağbasan tarafından kaleme alınan oyunun yönetmen koltuğunda Gülhan Kadim oturuyor. Oyuncu kadrosunda Hasibe Eren, Devin Özgür Çınar, Sacide Taşaner ve Ümit Beste Kargın gibi güçlü kadın oyuncuların bulunması, sahnede belirgin bir dişil enerji yaratıyor. Bu durum, metnin temel temasıyla biçimsel olarak örtüşüyor. Zira oyun, kadınların birbirlerine yük, sığınak, rakip ve tanık olma hâllerini anlatırken, sahne arkasında da görünür bir kadın yaratıcı emeğini hissettiriyor.
Metin, kadınlık, suçluluk ve dayanışma arasındaki kırılgan ilişkiyi, ataerkil aile düzeninin neredeyse imkânsızlaştırdığı kız kardeşlik deneyimi üzerinden kuruyor. Oyunun başlarında Ümit Beste Kargın’ın canlandırdığı hamile genç kadın karakteri aracılığıyla, annelik sorumluluğunun, bebek doğmadan önce başlayan fiziksel ve duygusal yükü gözler önüne seriliyor. Bununla birlikte oyunun en dikkat çekici unsurlarından biri, büyük çatışmanın merkezinde doğrudan bir erkek karakterin yer almaması. Fatih Özkan ve Süleyman Kara’nın canlandırdığı karakterler, sahnede alışıldık erkeklik kalıp yargılarını temsil etmiyor. Metin, “ezen erkek/ezilen kadın” karşıtlığına yaslanmak yerine, sistemin kadını nasıl sürekli “bakıcı”, “yardımcı”, “hemşire”, “aşçı”, “temizlikçi” ve her daim sınırsız sevgi kaynağı olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor. Böylece anne-kız ve kız kardeş ilişkilerinin karmaşık dinamiği, daha derin ve gündelik bir baskı alanı olarak açığa çıkıyor.

İki kız kardeş, annelerini hem seviyor hem de yargılıyor; hem bunalmış hissediyor hem de onu terk edemiyor. Üstelik Alzheimer’lı anne, geçmişte yaşadığı bir ilişkiyi zaman zaman hatırlıyor, savunuyor ve sahipleniyor. Böylece yaşlılık ve annelik, onun kadınlığını bütünüyle silemiyor. Oyun burada cesur bir dönüşüm gerçekleştiriyor: Anne figürünü kusursuz fedakârlığın sembolü olmaktan çıkararak, arzuları, hataları ve çelişkileri olan bir insana dönüştürüyor. Bakımı büyük ölçüde üstlenen Figen, annesini bırakıp gitmek istemese de aile geçmişine gölge düşüren bu kadınla tam anlamıyla barışamıyor. Bu noktada kadın dayanışması romantik bir ütopya değil, yorucu ama vazgeçilemeyecek bir bağ olarak karşımıza çıkıyor.
Ayrıca oyunda kadınları ezen unsurlar, sahne üzerinde doğrudan hüküm süren bir eril tahakkümle sınırlı değil. Eril dominasyon, kontrolü elinde bulunduran tekil bir erkek figürü aracılığıyla değil; aile, bakım, evlatlık borcu ve “iyi kadın” olma beklentisi üzerinden işliyor. Bu nedenle kadınlar, çoğu zaman birbirleriyle değil, kendi aralarından konuşan sistemle mücadele ediyor. Oyunun gücü de burada: Baskıyı yalnızca dışarıdan gelen kaba bir zorbalık olarak değil, en mahrem ilişkilerin içine sızmış bir düzen olarak göstermesinde yatıyor.
Metin, tüm bunları ağır bir trajedi diliyle değil, gündelik hayatın tanıdık ritimleri ve ev içi rutinleriyle anlatıyor. Unutkanlık krizleri, yarım kalmış konuşmalar, pasif agresif tartışmalar, yetişmeyen işler ve bölünen cümleler… Seyirci bir süre sonra, bu evde kimsenin gerçekten dinlenemediğini fark ediyor. Özellikle Figen karakteri üzerinden, kadınların üretim hâlinin nasıl sürekli bölündüğü çok iyi bir şekilde yansıtılıyor. Yazmaya çalışan bir kadın var karşımızda; fakat kapılar, ilaç saatleri, annenin krizleri, evin duygusal organizasyonu ve bitmeyen bakım emeği onun zamanını sürekli parçalayarak, kesintilere uğratıyor.

Virginia Woolf’un “kendine ait oda” fikri burada neredeyse ironik bir hâl alıyor. Figen’in kendi evinde kendine ait bir zaman ve alan bulamaması, “iyi evlat” olma yükümlülüğüyle hayatının bütünüyle işgal edilmesi ve bunun zaten olması gereken bir şeymiş gibi algılanması, oyunun en güçlü unsurlarından birini oluşturuyor. Böylece “Bir Aile Provası”, Figen aracılığıyla kadın emeğinin sömürüsünü, bakım yükünün yarattığı yorgunluğu ve görünmeyen emeğin açtığı çatlağı görünür kılıyor.
Alzheimer, burada yalnızca bir hastalık değil; aynı evin içinde yıllardır ertelenmiş hayatların, söylenmemiş sözlerin ve bastırılmış öfkelerin hafızası gibi duruyor. Oyun, seyirciyi şu sorularla baş başa bırakıyor: Bir kadın, herkes için ayakta kalmaya çalışırken kendi hayatından ne kadar vazgeçmek zorunda kalır? Bir kadına kendi evinde ne kadar zaman ve alan tanınır? Ve belki de en önemlisi: Aile dediğimiz yapı, bizi ne zaman sarar, ne zaman usul usul tüketmeye başlar?
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



