Bloomington’da Unutulmaz Parti Anıları

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Bloomington’da Unutulmaz Parti Anıları

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Amerika’nın Bloomington şehrine okumak için gittiğimde, buranın renkli bir öğrenci kenti olduğunu ve aynı zamanda tam anlamıyla bir parti merkezi olduğunu belirtmiştim.

Öğrencilerin partileme tutkusuyla dolup taşan bu şehirde, ekonomik koşullar da oldukça uygundu. Kampüs ile şehir arasında herhangi bir duvar veya güvenlik noktası yoktu. Kampüsü sarıp sarmalayan caddelerin bir tarafı şehir, diğer tarafı ise üniversite alanıydı. Üniversitenin içinde ise uzun ve yaşlı ağaçlarla dolu geniş alanlar mevcuttu. Bu durum, şehrin ve kampüsün iç içe geçtiği bir atmosfer yaratıyordu.

Caddenin şehir tarafında, bahçeli ve veranda gibi özelliklere sahip, temiz ve bakımlı iki veya üç katlı müstakil evler bulunuyordu. Dışarıdan bakan biri, bu evlerin kalburüstü Amerikalılara ait olduğunu düşünebilirdi; fakat gerçekte bu evler öğrenci evleriydi.

“Eskort piyanist” başlıklı yazımda belirttiğim gibi, kampüs içindeki yurtlar otel konforundaydı; lüks ve pahalıydı. Bu öğrenci evleri ise daha uygun fiyatlıydı. Belki bir zamanlar ailelerin yaşadığı konutlardı, kim bilir? Ancak benim dönemimde her oda ayrı bir öğrenci tarafından kiralanıyordu; mutfak, banyo ve salon gibi alanlar ise ortak kullanıma açıktı. Bu sistem, yurtta kalmaktan daha ekonomik bir seçenek sunuyordu.

Bu evler aynı zamanda parti mekânlarıydı! Hafta sonları veya akşam saatlerinde, okuldan çıkıp kampüsün bitişiğindeki sokaklara girdiğinizde mutlaka bir partiye rastlardınız.

Bahar ve yaz aylarında bu partiler, evlerin verandalarına, bahçelerine ve hatta sokağa taşardı. Kalabalık ve gürültülü bir atmosfer yaratırdı. Evin kapısı, herkesin katılmasına davet edercesine açık olurdu. Tanımadığınız kişilerin evine girebilir, kimseye selam vermeden mutfaktan bir bira alıp partinin tadını çıkarmaya başlayabilirdiniz. Eğer öğrenciyseniz, er geç tanıdık bir yüzle karşılaşır ve onunla sohbet ettiğinizde kendinizi davetli hissederdiniz. Tanıdık yoksa bile yeni insanlarla tanışma fırsatınız olurdu; tabii ki, birbirinizi duyabilirseniz!

Bu partilerdeki müzik o kadar yüksekti ki, iki kelime edebilmek bile zordu! İnsanlar bir şekilde iletişim kurmaya çalışıyordu; fakat ben bu konuda zorlanıyordum. Birisi elindeki içkisini yudumlarken yanındakiyle sakin bir şekilde konuşmak istemez mi? Bağırarak konuşmak, genellikle acil durumlarda kullanılan bir iletişim tarzıdır. “Selam! Hangi bölümde okuyorsun?” veya “Bugün hava ne kadar sıcak!” derken bağırmak bana garip geliyordu.

Bir müzisyen olarak müziğe karşı çıkmak zorunda kalıyordum. “Müziğin sesini biraz kısabilir miyiz?” diye sormaya çalıştım ama genellikle bu teklifim reddediliyordu. Eğer ev sahibi nadiren kabul etse bile, hemen ardından başka bir konuk müziği yeniden açtırıyordu. Daaam daaaam das das daaamm zımbırrrom dom tam tam taaaam!

Sosyalleşmeyi seviyordum. Yeni insanlarla tanışmak, itiraf ediyorum ki çoğunlukla yeni bir kız arkadaş aramak için partilere katılıyordum; fakat müzik, benim uygar bir biçimde iletişim kurmamı engelliyordu.

Sonunda, kendi partilerimi organize etmeye karar verdim: resim partileri! Müzik bir sanat dalı, o halde biraz sessizlik oluşturarak resim yaparak eğlenelim dedim. En azından resim yaparken sohbet edebilir, birbirimizi duyabilirdik.

Bu resim partilerini, mezuniyetimin ardından Bloomington’da müzisyen olarak yaşamaya devam ettiğim dönemde gerçekleştirdim.

Öğrencilik hayatım ile bu yeni yaşamım arasında büyük farklar yoktu. Okula artık derse girmek için değil, diğer öğrencilerin derslerine yardımcı olmak için gidiyordum. Daha fazla boş vaktim ve biraz daha fazla param vardı. Partilerimi, dostlarıma toplu e-posta ve telefon aracılığıyla duyuruyordum; o yıllarda başka bir yol yoktu. Bisikletimle alışverişe gidiyor, sepetime atıştırmalıklar, bira, şarap ve resim malzemeleri dolduruyordum.

Evde buluştuğumuzda kağıtları yere seriyor, herkes kafasına göre bir şeyler çizip boyuyordu. Bazen birkaç kişi ortak bir resme çalışıyorduk. Eski dergilerden resimler kesip kolaj yapıyor, oyun hamurundan heykelcikler oluşturuyorduk. Bütçemiz dahilinde her türlü görsel sanatı hayata geçirebiliyorduk; yeter ki müzik bağırmasın! Calder’in “mobil”lerinden esinlenerek kartondan mobiller yapıp iplikle tavanıma asmıştım. Bir keresinde silikon tabancası alıp ikinci el mağazasından aldığım bir abajurun üzerine pastel boyaları eritip akıtarak çeşitli heykeller yapmıştım. Bazı arkadaşlarım ise soyunup, geri kalanlarımız suda eriyen pastel boyalarla onların vücutlarını boyamıştık.

Bloomington’da zamanla farklı temalarda partiler de verdim. O dönemlerde din ve yobazlık konularında kendimi “anti-teist” olarak tanımlıyordum. Yani, tanrı varsa bile ona karşıydım! Öldüğümde, yobazların anlattığı gibi bir manzara ile karşılaşırsam cehennemde isyan çıkartacaktım! Indiana, Amerika’nın daha tutucu eyalet

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın