Cemal Süreya: Şiirle Hayatın Çelişkisi

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Cemal Süreya: Şiirle Hayatın Çelişkisi

Edebiyatımızın önemli isimlerinden biri olan Cemal Süreya, aşkları, ilişkileri ve yaşamı yorumlama tarzıyla dikkat çeken yenilikçi bir şairdir. Kendisi, soyadındaki Y harfini atarak da bu yeniliği simgeler. Onun ve şiirinin derinlemesine anlaşılması, yaşadığı hayatın içinden ve getirdiği yeniliklerle birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir. Cemal Süreya, Türk şiirinde İkinci Yeni akımının en önemli temsilcilerinden biridir.

İkinci Yeni, Garip akımının açık ve sade anlamlar taşıma anlayışının tıkanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu yeni şiir anlayışında “ne söylendiği”nden ziyade “nasıl söylendiği” önemli hale gelir. İmgeler artar, dil alışılmış kalıplardan çıkar ve anlam sıklıkla dolaylı bir hale gelir. Ancak Cemal Süreya’yı diğer İkinci Yeni şairlerinden ayıran özellik, bu soyut ve kapalı dili aşk, beden ve arzu gibi son derece insani temalarla harmanlamasıdır. Onun şiirleri, hayatın içinden gelen bir sesle doludur. Aşk, Cemal Süreya’nın şiirlerinde merkezi bir yer tutar; fakat bu aşk, idealize edilmiş bir romantizmden ziyade, daha çok fizikselliği, ironi ve gerçeği yansıtan bir aşktır. Kadını yücelten ama kutsallaştırmayan, aşkı acısıyla, coşkusuyla ve geçiciliğiyle dile getiren bir üslup geliştirir. Bu yönüyle Türkçede erotizmi estetik bir dille ifade eden ilk şairlerden biri olarak öne çıkar.

Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan’da doğmuş, 1937 yılında annesini kaybetmiştir. 1944 yılında Dostoyevski’yi okuduktan sonra huzursuz bir yaşam sürmeye başladığını belirtir. Asıl adı Cemalettin Seber olan şair, Dersim kökenli bir aileden gelir ve çocukluğu boyunca sürgün deneyimi yaşamıştır. Parasız yatılı eğitim almış, Ankara’da Mülkiye’ye girmiş ve ardından devlet memurluğu yapmıştır. Bu süreçte Cumhuriyet’in “makbul” vatandaşı olmaya çalışırken, diğer yandan da düzenin içinde kendine bir alan açmaya çalışan bir şairdir. Şiirlerinin kaynağı, bu çelişkili durumdur: Devlet dairesiyle şiir, bürokrasiyle arzu, resmî dil ile özgür dil yan yana gelmektedir. Cemal Süreya’nın adını değiştirmesi, bu bağlamda oldukça anlamlıdır. Şair, soyadındaki Y harfini bilinçli olarak atarak Cemalettin Seber’den Cemal Süreya’ya dönüşür. Bu değişim, onun kendini yeniden inşa etme isteğinin bir simgesidir. Kendini devletin verdiği kimlikten ve kalıplardan ayrıştırarak, şiirde kendine özgü bir alan yaratır. Cemal Süreya’nın şiiri, toplumsal koşullarla inatlaşan bir öznenin ürünüdür ve bu nedenle hâlâ canlı ve geçerlidir.

Elyesa Koytak’ın Vakıfbank Kültür Yayınları’ndan yayımlanan “Kendini Yazan Habitus – Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi” adlı kitabı, Cemal Süreya’nın şiirini, “aşk şairi” veya “İkinci Yeni’nin en erotik sesi” gibi klişelerden uzak bir biçimde ele alıyor. Kitap, Cemal Süreya’nın şiirinin nasıl ve neden mümkün hale geldiğini araştıran iddialı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Asıl mesele, Cemal Süreya’dan ziyade, şiirin doğuşudur ve Süreya bu doğuşu görünür kılan merkezi bir figür olarak seçilmiştir. Şiirlerinde aşk, beden, arzu ve ironi gibi temaların arkasında; kadın, dil, devlet, bürokrasi ve sürgün hafızasıyla sürekli temas halinde olan bir özne bulunmaktadır. Süreya’nın şiirindeki soyutlama, imge kırılması ve dilsel erotizm, dönemin siyasetiyle ya da şehirleşmeyle açıklanamayacak kadar özgül ve kişiseldir. Kitapta, Bourdieu’nün habitus kavramı teorik bir çerçeve olarak kullanılarak, Cemal Süreya’nın kendini yazma kapasitesi vurgulanmıştır.

Cemal Süreya’nın şiiri, İkinci Yeni’nin soyutluğunu bedene, arzuya ve gündelik dile bağlayan bir merkez konumundadır. Kitap, bu özgünlüğü “alan-habitus-eser” diyalektiğiyle açıklamaktadır. Süreya’nın getirdiği yenilik, toplumsal deneyimini mevcut poetik kabullerin ötesinde kurma çabasıdır. Aşkın ve erotizmin şiirde bu kadar merkezi hale gelmesi, politik ve estetik olarak “söylenemeyenin biçimde söylenmesi”ni sağlar. Üçüncü bölümdeki kronolojik şiir okumaları, teorik iddianın somut bir temele oturmasını sağlar. Süreya’nın erken dönem şiirlerinde teknik arayışlarının, biyografik deneyimle nasıl iç içe geçtiği ikna edici bir şekilde gösterilmektedir. Bu şiirlerin varoluşsal bir ısrardan doğduğu vurgulanarak, Süreya’nın Attila İlhan ve Orhan Veli gibi dönemin önemli edebiyatçılarıyla kıyaslandığı bir sosyolojik çıkarım yapılmaktadır. Kitap, Cemal Süreya’yı romantize etmeden derinleştirirken, dönemi yeniden düşünme çağrısında bulunmaktadır.

Cemal Süreya’nın en bilinen ilk üç şiiri arasında “Üvercinka”, “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” ve “Göçebe” yer almaktadır. Usta şair, kendi şiirini şöyle tanımlar: “Kendimi şiirin içinde buldum. Belki de çevremde yalnız şiir vardı. Şiire yatkın şeyler vardı belki de, halk hikayeleri, destanlar ve annemin bunları iyi bilmesi beni şiire götürdü. Başlangıçta hiçbir usta yoktu. Liseden sonra şiir bilinci başladı. Şair, dünyaya dil içinden bakan insandır. Şiir, dilin hatta kültürün köpüğüdür. Beslendiğimiz şeyler kuşkusuz koşullardır. Benim şiirim, eski edebiyatımızla Batı edebiyatının çelişkisidir. Şiir tamamlanmış bir şey değildir. Sanıyorum bu şiir hiçbir zaman tamamlanamaz. Bir yerde gülen, bir yerde ağlayan; yani trajik unsuru humor unsuru ile yan yana götürmek isteyen bir şiirdir benim şiirim.”

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın