
Cuma gününden bu yana, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinde birçok isimle görüşme yaptım. Eski dönem vekillerinin kullandığı ortak WhatsApp gruplarında paylaşılanlar ve üst yönetime aktarılan bilgiler, partide son zamanlarda biriken sorunların altını çiziyor. Özellikle, partiden ayrılan ya da ayrılmak zorunda kalan belediye başkanları ve bazı tutuklu belediye başkanlarının kamuya yansıyan ilişkileri, cep telefonlarındaki yazışmaları hakkında ciddi rahatsızlıklar söz konusu. Birçok kişi, ‘bazı siyasetçilerin ailelerine kadar uzanan baskıların’ farkında. Ayrıca, yıllarca iktidar için serbest olan bazı alanların, muhalefet için suç olarak değerlendirilmesi de dikkat çekiyor. Ancak, bu isimler kendilerine şu soruyu soruyor: “Biz farklı bir partiyiz; iktidara benzer bir duruma düşersek ne olacak?”
Öncelikle bazı tespitlerde bulunmak gerekiyor. Ortaya atılan ve ‘hukukla sınanan-sınanması gereken’ iddiaların ciddiye alınabilmesi için bağımsız bir yargının varlığına ihtiyaç yok mu? Sıkışmış durumda olan kişilerin söyledikleri, muhatap olan isim ya da partiyi ne kadar etkileyebilir? Sosyal medya hesaplarında en ağır ithamlarla, en mahrem konularda hedef alınmak bu kadar kolay mı? Sosyal medya ya da televizyon ekranlarında kurulan ‘mahkemelerde’ iddiaların gerçekmiş gibi kabul edilerek yayınlanması ne denli normal? İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasından casusluk davasına kadar, yapılan savunmalarla çürütülen iddialar yok sayılacak mı?
Tüm bu konuları not aldıktan sonra, CHP’nin iç dinamiklerine geri dönelim.
CHP’nin karşılaştığı en büyük risk, yalnızca yargı baskısı değil. Belki de daha büyük bir tehdit, bu baskının yarattığı psikoloji. Tartışılması gereken konular varsa, bunların konuşulabilmesi, yüzleşilebilmesi ve topluma açık bir şekilde anlatılması şart. Siyasi tarih boyunca, kuşatma altındaki partiler genellikle iki farklı yola sapar: İçine kapanma ve eleştiriyi ihanet olarak görme ya da tam tersine, baskının yarattığı krizi daha büyük bir demokratik dönüşüm fırsatına çevirme.
Cumhuriyet Halk Partisi, şu anda tam da böyle bir eşikte bulunuyor. Üstelik burada bir paradoks var: Eğer bir parti, baskı altında bile kendi içinde demokratik bir tartışma yürütebiliyorsa, bu onun en güçlü siyasal meşruiyet kaynaklarından biri olabilir. Çünkü otoriter dönemlerde toplum, yalnızca direnen değil, aynı zamanda kendiyle yüzleşebilen siyasi aktör arar.
Günümüz Türkiye’sinde mesele, yalnızca iktidarın yaptığı eylemler değil. Aynı zamanda muhalefetin, nasıl bir ülke hayal ettiği de belirleyici bir faktör haline geliyor. Bu hayal, sadece sloganlarla oluşturulamaz. Kurum kültürü, eleştiriye tahammül, geçmişle kurulan ilişki ve gerektiğinde özeleştiri yapılması, bunun kamuoyuyla açık bir iletişimle aktarılması gerekmektedir.
Bir tarafta belediyelere yönelik operasyonlar, soruşturmalar ve baskılar, diğer tarafta ise toplumun yeni bir siyaset ve değişim beklentisi var. Bu iki etki, CHP’ye aynı anda çarpıyor. Asıl sorun burada başlıyor: Baskı altındaki bir siyasi hareket, kendi içindeki sorunlarla yüzleşebilir mi? Böyle bir yüzleşme, partiyi daha güçlü hale getirmez mi?
Türkiye siyaseti, genellikle bu soruya “hayır” yanıtı veriyor. Çünkü kuşatma psikolojisi, bir savunma refleksi yaratıyor. “Şimdi sırası mı?” ifadesi, siyasetin en güçlü savunma mekanizmalarından biri haline geliyor. İç tartışmalar sürekli erteleniyor, geçmişe dair konuşmalar yapılmıyor. Eksiklikler, “düşmana malzeme vermemek” adına halının altına süpürülüyor.
Ancak bu yaklaşımın bir sınırı var.
Çünkü yalnızca mağduriyet üzerinden siyaset yapmak, bir noktadan sonra toplumda karşılık bulamıyor. Toplum, bir süre sonra şu soruyu sormaya başlıyor: “Tamam, size haksızlık yapılıyor. Peki, siz farklı olarak ne vaat ediyorsunuz? İçinizdeki sorunlu alanlarla ilgili hangi adımları atıyorsunuz?”
CHP’nin yeni yönetimi, bir yandan eski devlet reflekslerinden farklı olarak daha demokratik ve eşit bir ülke hayali kuruyor. Diğer yandan ise geçmişte belediye başkanlarının belirlenme şekli ve siyasetin finansmanı konusundaki iddialar gündeme geliyor. Artık CHP’nin sadece kendi içine değil, topluma hitap etmesi gerekiyor.
Son olarak…
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 2024 yerel seçimlerini kazanma hedefinde, tüm baskılara ve yargı süreçlerine rağmen anketlerde partisini birinci sırada tutarak siyasetin dirençli isimlerinden biri olduğunu kanıtladı. Özel’in önemli bir özelliği, sokakla ve kitlelerle kurduğu doğal iletişim. Bu dil, bir yüzleşme için kullanılabilir. Tüm partiler için geçerli olması gereken, siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması, belediye başkanlığı ve milletvekilliği adaylık süreçlerine dair verilecek hesapların kamuoyuna açık bir şekilde anlatılması ve yeni bir sayfa açılmasıdır. İktidarın hesap vermeyi reddeden, her koşulda üstten konuşan diline karşı, varsa bir sorun, bunun doğrudan konuşulması farklılık yaratabilir.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, siyasetin güçlü figürleri arasında yer alıyor. Güçlerini, her kesimle kurabildikleri ilişki ve kimseyi ötekileştirmeyen dilleri ile yeni bir siyaset anlayışını hayata geçirebilecek becerileriyle sağlıyorlar. İktidarın, 2027 sonunda yapılacak seçimlerde iki konuyu kendi lehine gündeme getirmek isteyeceği de aşikar; aile ve Kürt meselesinin çözümü. Bu konuyu daha detaylı ele almak istiyorum. Şunu unutmamak gerek: Ekonomi ve hukuk alanındaki büyük kriz, toplumun geniş kesimlerini etkiliyor. İktidar, çözüm önerisi sunmak yerine muhalefeti etkisizleştirmeye ve kutuplaşmayı artırmaya çalışıyor.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



