CHP’de Yozlaşma ve Eleştiriye Tahammülsüzlük

Haber MerkeziHaber Merkezi
2 okunma
CHP’de Yozlaşma ve Eleştiriye Tahammülsüzlük

Yolsuzluk ve yozlaşma ile mücadelede giderek zayıflayan mevcut CHP yönetimi, eleştirilere karşı sert bir tutum sergiliyor. Halk desteğiyle iktidara gelen yoldaşlarından uzaklaşan yönetim, yolsuzluk ve yozlaşma iddialarını kapatmayı tercih ederken, eleştirileri tereddütsüz bir şekilde ihraç veya istifa ile yanıtlıyor. Bu durum, partinin içindeki dayanışma ve güven duygusunu da zayıflatıyor.

Bu noktada, CHP’nin mevcut yönetiminin bu yaklaşımı ne kadar doğru? Çağdaş hukuk ve etik normlarla uyumlu mu? Böyle bir siyasi tutum gerçekten sürdürülebilir mi?

Bir siyasi partinin değeri, yalnızca seçim kazanma kapasitesi ile ölçülemez. Bir partiyi güçlü ve meşru kılan unsurlar, kriz anlarında gösterdiği ahlaki refleksler, iç denetim mekanizmalarının sağlığı ve kamu vicdanına karşı tutumudur. Demokratik siyasette partiler, iktidar üretme çabalarının yanı sıra toplumsal güven, temsil iddiası ve siyasal ahlakı taşıyan kurumlar olarak görev alır. Bu nedenle, bir partide kötü yönetim, sistematik yozlaşma, liyakat kaybı ve yolsuzluk iddiaları ortaya çıktığında önemli olan, yönetimin bu durumlara nasıl yanıt verdiğidir.

Sağlıklı demokratik yapılarda eleştiri, kurumu zayıflatmak yerine koruyan bir mekanizma olarak görülür. Kurumlar hata yapabilir; içindeki bireyler yanlış kararlar alabilir. Ancak bu hataların inkâr edilmeden araştırılması ve hesap verilebilirlik mekanizmalarının işleyişi kritik öneme sahiptir. Çünkü bir yapının ahlaki gücü, hataların karşısında gösterdiği dürüstlükle ortaya çıkar.

Öte yandan, bazı siyasi yapılar zamanla farklı bir psikoloji geliştirebilir. Eleştiri, “ihanet” olarak tanımlanırken, sadakat “mutlak bağlılık” şeklinde algılanmaya başlanır. Kurumun temel ilkeleri geri planda kalırken, yönetsel kadroların ya da hatalı bireylerin korunması öncelik haline gelir. Bu tür ortamlarda etik sorunlar bastırılır; kamuoyunun dikkatini çeken iddialar savunmacı bir tutumla karşılanır. Yanlışları dile getirenler sorun olarak görülmeye başlarken, hatalarla ilişkilendirilen figürler “korunması gereken” kişiler haline dönüşebilir.

Kurumsal yozlaşmanın en tehlikeli aşaması, işte burada başlar. Yozlaşma, hukuki boyutları olan bir mesele olmanın ötesinde, ahlaki algının bozulmasını da içerir. Bir kurum, içindeki sorunları zamanla normalleştirmeye başladığında, başlangıçta kabul edilemez davranışlar sıradanlaşır. Küçük ihlaller görmezden gelinir, “şimdi sırası değil” denilerek eleştiriler ertelenir ve eleştiren bireyler dışlanır. Böylece örgütsel sadakat, hakikat arayışının önüne geçer.

Bu süreçte örgütsel psikoloji de önemli bir rol oynar. İnsanlar, güçlü aidiyet hissettikleri yapılardan kolay kolay kopamaz. Siyasi partiler, ideolojik organizasyonlar olmanın yanı sıra insanların dostluklar kurduğu, emek verdiği ve kimlik geliştirdiği sosyal alanlardır. Uzun yıllar mücadele eden bir birey için partiden ayrılmak, zor bir siyasi tercih ve duygusal bir kopuş anlamına gelir. Bu nedenle birçok insan, sorunları görmesine rağmen içeride kalmayı, mücadele etmeyi veya sorunları görmezden gelmeyi tercih edebilir.

Bu tercihler, bütünüyle değersiz ya da anlamsız değildir. Aksine, demokratik yapıların çürümesini çoğu zaman içerideki vicdan sahibi insanların direnci engeller. İç eleştiri mekanizmaları, sağlıklı bir siyasi hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Bir partinin içinde farklı seslere yer açabilmesi, demokratik olgunluğun en önemli göstergelerindendir.

Ancak burada belirleyici olan kritik bir eşik vardır: İçeriden değişim ihtimali var mı? Eğer yönetim, eleştirileri bastırıyor, etik kaygıları önemsemiyor ve farklı düşünen bireyleri tasfiye ediyorsa, içeride kalmanın anlamı sorgulanmalıdır. Bir noktadan sonra içeride kalmak, mücadele etmekten çok mevcut yapının meşruiyetini sürdürmesine katkıda bulunabilir.

Bir kurumun sağlıklı olup olmadığını anlamanın yollarından biri, eleştiriye verdiği tepkidir. Kendisine yöneltilen her itirazı düşmanlık olarak gören yapılar, zamanla düşünsel olarak kapanır. Düşünsel kapanma, kurumsal çürümeyi hızlandırır. Eleştiri ortadan kalktığında denetim zayıflar; denetim zayıfladığında güç yoğunlaşır; güç yoğunlaştığında hesap verilebilirlik kaybolur. Bu durum, bireylerin ve kurumların karakterini değiştirir.

Bu nedenle, bir siyasi partide uzun süre boyunca yanlışlara dikkat çekmiş ve içeride çözüm aramış bireylerin ayrılmayı düşünmesi anlaşılabilir bir durumdur. Aksine, bu tavır bazı koşullarda ahlaki tutarlılığın doğal bir sonucu olabilir. Siyasal etik, yanlış yapmamak ve yanlışın sistematik biçimde normalleşmesine asla ortak olmamak üzerine kuruludur.

Burada önemli olan, ayrılmanın nedenidir. Eğer bir birey, kişisel çıkar kaygısıyla hareket ediyorsa bu eleştirilebilir. Ancak uzun süre boyunca ilkesel itirazlarda bulunmuş ve içeride mücadele etmiş bir bireyin ayrılık kararı, daha farklı bir bağlamda değerlendirilmelidir. Böyle bir tercih, bazen bir kırgınlığın değil, vicdani bir zorunluluğun sonucu olabilir.

Demokratik toplumlarda hiçbir siyasi yolsuzluk ve yozlaşma, mutlak sadakat talep edecek kadar dokunulmaz değildir. Demokrasi, bireyin muhakeme yeteneğini korumasını esas alır. Kör bağlılık, demokratik bir erdem olamaz; aksine, demokratik zayıflığın bir göstergesidir. Gerçek demokratik bilinç, kişinin gerektiğinde kendi aidiyetlerini de eleştirebilmesini gerektirir. İlke ile yapı çatıştığında, korunması gereken şey yapının kendisi değil, o yapıyı anlamlı kılan ilkelerdir.

Bu nedenle, bir partiden ayrılan bireyleri otomatik olarak “ihanet” ile suçlamak demokratik kültüre zarar verir. Böyle bir yaklaşım, siyaseti düşünsel ve ahlaki bir alan olmaktan çıkararak kabile psikolojisine indirger. Oysa demokratik olgunluk, insanların vicdani ve siyasal tercihlerine saygı göstermeyi gerektirir. Bir siyasi yapının gerçek gücü, insanları korku ve baskıyla değil; eleştiriler karşısında meşruiyetini sürdürebilme kapasitesinde yatar.

Kötü yönetim, yozlaşma ve etik sorunlar karşısında sürekli uyarıda bulunan bireylerin bir partiden ayrılması, gayrimeşru bir tavır olarak görülemez. Aksine, belirli koşullarda bu tercih, siyasal ahlakın ve vicdani sorumluluğun doğal bir sonucu olabilir. Çünkü demokratik erdemin özü, belirli yapılara koşulsuz sadakat göstermek değil, hakikat karşısında bağımsız muhakeme yeteneğini kaybetmemektir.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın