
Türkiye’de gündem sürekli bir değişim içinde olsa da, temel meseleler aynı kalıyor. Her yeni gelişme, bir öncekinin üzerini kapatıyor; görünürde farklı bir olay gibi dursa da, aslında her şey birikerek devam ediyor.
CHP kurultayına dair alınan butlan kararı, belediye başkanlarına yönelik başlatılan soruşturmalar ve tutuklamalar, bunların etrafında gelişen siyasi tartışmalar, bu birikimin önemli parçaları olarak öne çıkıyor. Kurultayın geçersiz sayılmasına ilişkin mahkeme kararı, CHP binasına yapılan polis müdahalesi ve Bilgi Üniversitesi ile ilgili Cumhurbaşkanlığı kararları, birkaç gün içerisinde ardı ardına gerçekleşti.
Bugün kamuoyundaki tartışmaların merkezi, “CHP’de neler oluyor?” sorusu etrafında şekilleniyor.
Tartışmanın haritasını çıkarmak gerekiyor. Zira mesele artık sadece bir mahkeme dosyasının ötesine geçmiş durumda. Bu durum, siyasal rejim, muhalefetin kapasitesi, yargının rolü ve partilerin işleyişine dair daha geniş bir tartışmayı gerektiriyor.
Eğer meseleyi yalnızca CHP’nin iç dinamikleriyle sınırlı görürsek, önemli bir kısmını kaçırmış oluruz. İktidarın CHP’yi etkisiz hale getirme çabasını tek başına ele almak da yetersiz kalır. Yargının hukuki bir süreç yürüttüğünü öne sürmek ise, gerisindeki ülke yönetimine dair büyük tartışmayı göz ardı etmemize neden olur.
Çünkü mevcut tablo, üç farklı katmanın üst üste binmesinden oluşmaktadır.

Muhalefetin Yeni Güç Alanı
Birinci katmanda, gerçekten de CHP’nin kendi meselesi bulunmaktadır.
Siyasi partiler, dinamik ve yaşayan organizmalardır. İçlerinde liderlik mücadelesi, kadro çatışmaları ve yön değişiklikleri yaşanabilir. CHP, son birkaç yıl içinde önemli bir dönüşüm süreci geçirdi. 2023 seçimlerinin kaybedilmesinin ardından gerilimli bir kurultay yaşandı ve genel başkan değişikliği gerçekleşti. Ardından, beklenmedik büyüklükte bir yerel seçim başarısı elde edildi.
Değişim taleplerinin dile getirilmesinden kurultaya ve yerel seçimlerdeki aday belirleme süreçlerine kadar geçen süre zarfında, parti içindeki güç dengeleri, yerel yönetimlerin önemi ve siyasi dil değişti. Bu süreçler sonucunda CHP içinde oluşan gerilimler ve gruplaşmalar mevcut. Bu tür gerilimler, hemen her partide doğal olarak ortaya çıkar.
Ancak ikinci bir katman daha mevcut.
Yerel seçimlerin ardından ortaya çıkan yeni siyasi denge, CHP’nin ve genel olarak muhalefetin uzun bir aradan sonra ilk kez psikolojik bir üstünlük hissi yaşamasına yol açtı. CHP’li yerel yönetim adaylarının kazandığı alan, yalnızca yerel yönetimle sınırlı değil; ülkenin ekonomik ve sosyal sermayesinin üçte ikisinin bulunduğu bir alan. Bu coğrafya, ekonomik kaynakların, siyasi görünürlüğün ve alternatif yönetim iddialarının hayata geçirilebileceği bir zemin sunuyor. CHP, rakiplerinin öne sürdüğü ve toplumda önemli bir yankı bulan olumsuz algıları tersine çevirebilecek bir fırsat yakaladı.
Tam da bu yeni siyasi denge çerçevesinde, önce İmamoğlu, “ahmak davası” olarak adlandırılan dava çerçevesinde siyasi yasak ihtimali doğuracak şekilde cezalandırıldı. Ardından İstanbul Üniversitesi, Kıbrıs’tan yapılan yatay geçişin uygunsuz olduğuna hükmederek İmamoğlu’nun lisans diplomasını iptal etti. Bu kararın hemen ardından İmamoğlu, İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı. Süreç, CHP’li belediye başkanlarının ve yerel bürokratların tutuklanmalarıyla genişleyerek devam ederken, “butlan davası” olarak anılan değişim kurultayının iptali süreci bugünkü aşamaya ulaştı.
Devlet Siyaseti Yeniden Mi Çerçeveleniyor?
Üçüncü katmana ulaştık.
Türkiye’de devlet, her zaman siyasi alanı şekillendirmeye çalıştı. Parti kapatma davaları, seçim barajları ve kayyum uygulamalarıyla siyaset yalnızca meydanlarda değil, mahkeme salonlarında da yürütüldü.
Bu iktidar döneminde de AK Parti, 367 kararı ve kapatma davasıyla karşılaştı. Ancak sonrasında, devlette, bürokraside ve yargıda güç kazandıkça, mahkeme salonlarını siyasi zemin olarak kullanmaktan çekinmedi. Osman Kavala, Can Atalay, Gezi, Büyükada, Kobani, KCK davaları gibi süreçlerle siyasi alana sürekli müdahale edildi. Sivil toplum aktivistleri, medya, gazeteciler ve sosyal medyada paylaşım yapan sıradan vatandaşlar bile bu geniş çerçeveleme alanının içine dahil edildi.
“Sıra CHP’ye geldi” algısıyla açıklanabilecek bir durum söz konusu değil. 2017 halk oylamasıyla şekillenen yeni sistem içinde, iktidarın siyasi alanı yeniden çerçevelerken, en geniş örgütlü muhalefet aktörü artık CHP haline geldi. Sendikalar, dernekler ve sivil toplumun büyük bir kısmı sessizleşmiş durumda. Muhalif seçmeni temsil eden partilerin önemli bir kısmı ise kendi iç krizleri ve tartışmaları içinde kaybolmuş durumda. Muhalif seçmenin yeni bir iktidar umudunu taşıyabilecek tek aktör olarak, tüm eksikliklerine rağmen CHP kalmış gibi görünüyor.
Şimdi CHP’nin operasyonlar, tutuklamalar ve yargı kararlarıyla etkisiz hale getirilmesi bekleniyor. Paralize edilmeye çalışılan yapı, yalnızca bir siyasi parti değil; aynı zamanda cumhuriyetin kurucu partisi ve cumhuriyetin kuruluş kodlarını taşıyan sembolik bir aktör.
Bu nedenle belki daha derin bir arayış mevcuttur. Yerel bir mahkeme yargıcı, Can Atalay davasında Anayasa Mahkemesi kararına uymayabilir. Başka bir yerel mahkeme yargıcı, Anayasa’daki açık hükümlere rağmen Yüksek Seçim Kurulu’nun yetki alanına giren bir konuda aksi yönde karar verebilir. Bu tür kararlarla, yalnızca anayasal çerçeve değil, yargı hiyerarşisi de yok olmaktadır.
Örneğin, butlan kararında yargı hiyerarşisinin bozulduğu ve süreçlere paralel kurgulanmış hukuk kurallarının açığa düştüğü için, CHP yönetimi hangi kararı alırsa alsın, yine bir hukuk yorumuyla başta bir kurala uymamış olacak. Bu durumda CHP’nin ve ana muhalefetin geleceği, yerel mahkeme kararlarına bağlı hale geliyor.

Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



