
Yunus Emre*
Türkiye, artık sıradan bir siyasi rekabet döneminden uzak bir süreçte bulunmaktadır. Şu anda, sandıkta yarışan ve halkın desteğini kazanmak için politika geliştiren bir iktidar yok. Aksine, desteğini kaybettiğini gören, demokratik bir seçimde iktidarını sürdüremeyeceğini anlayan ve bu sebeple devlet gücünü muhalefeti bastırmak için kullanan bir iktidar söz konusu.
Bugün CHP’ye karşı yürütülen saldırıları yalnızca davalar, medya kampanyaları, parti transferleri veya iftiralar olarak görmek yetersiz kalır. Tüm bunlar, tek bir siyasi planın parçalarıdır. Amaç ise net: Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidar alternatifi olmaktan çıkarıp, siyaset yapamaz hale getirmek, kadrolarını yıpratmak ve seçmenini umutsuzluğa sürüklemektir. Böylece Türkiye’nin önünde gerçek bir değişim seçeneği olmasının önüne geçilmektedir.
Bu durum sadece CHP’nin meselesi değil; Türkiye’de demokrasinin var olup olmayacağı meselesidir. Çünkü bir ülkede ana muhalefet partisi, yargı kararları, medya operasyonları ve tehditlerle dizayn edilmeye çalışılıyorsa, orada normal bir demokrasiden bahsedilemez.
Bugün CHP neden hedefte? Çünkü Türkiye’de iktidar değişikliği ihtimali ilk kez somut bir şekilde ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi, yerel seçimlerde Türkiye’nin birinci partisi olmayı başarmış, çeşitli sosyal kesimlerle güçlü bir destek sağlamıştır. Büyükşehirlerden Anadolu’ya kadar geniş bir destekle yüzlerce belediye kazanmış, iktidarın yenilmezlik algısını yerle bir etmiştir.
Özgür Özel’in liderliğinde CHP, sadece seçim kazanan bir parti olmanın ötesine geçerek, toplumsal muhalefeti canlı tutan, sandık iradesini koruyan bir siyasal merkez haline gelmiştir. CHP’nin birinci parti konumuna yükselmesi, genç, mücadeleci ve dinamik bir kadronun iktidarın tüm hesaplarını bozan bir şekilde sahneye çıkmasını sağlamıştır.
Bugün CHP’ye yönelik saldırıların temel nedeni de budur.
Eğer CHP etkisiz bir muhalefet olsaydı, kendisine çizilen sınırların dışına çıkmasaydı ve iktidar yürüyüşünden vazgeçseydi, bu yoğunlukta saldırıya maruz kalmazdı. CHP’ye saldırıyorlar çünkü CHP kazanacak. CHP’ye saldırıyorlar çünkü Özgür Özel yönetimindeki CHP, iktidarın karşısında gerçek bir alternatif haline gelmiştir. CHP’ye saldırıyorlar çünkü Türkiye’de değişimin yeni adresi CHP’dir.
İktidarın stratejisi artık halka hizmet ederek iktidarda kalmak yerine, muhalefeti baskı altında tutmak üzerine kurulmuştur. Geçmişte yol, hastane ve yatırımlarla toplumsal destek sağlamaya çalışan bir siyaset anlayışı varken, bugün bunun yerini baskı, korku, iftira ve yargı sopası almıştır. İktidar, halkın gönlünü kazanmayı değil, karşısındakini susturmayı hedefliyor. Kendi başarısını anlatamayan iktidar, bu yüzden CHP’yi karalamaya çalışıyor. Ekonomiyi düzeltemeyen iktidar, muhalefeti mahkeme koridorlarına hapsetmek istiyor. Güvenliği sağlayamayan iktidar, gündemi yapay davalarla meşgul ediyor.
Oysa halkın gündemi nettir: Hayat pahalılığı, emeklinin geçinememesi, gençlerin işsizlik oranları, tarımın çökmesi ve eğitimdeki adaletsizlik. İktidarın gündemi ise bunlar değildir; iktidarın gündemi CHP’dir. Çünkü artık ülkeyi yönetme kapasitesini değil, iktidarda kalma hırsını temsil etmektedir.
Bu durum, yargı süreçlerinde de açıkça görülmektedir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca “yargının siyasallaşması” tartışıldı. Bugün ise daha ileri bir aşamadayız; siyasetin tamamı yargısallaştırılmak istenmektedir. Seçilmiş belediye başkanları, parti yöneticileri ve kamuoyunda itibarsızlaştırılmak istenen herkes, mahkeme salonları ve emniyet ifadeleri üzerinden tartışılır hale gelmektedir.
Bu durum, bir hukuk düzeni değil, siyasi mühendislik düzenidir.
Casusluk suçlaması, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Casusluk, bir kişinin kendi ülkesinin güvenliğine ilişkin gizli bilgileri yabancı bir güce aktarması anlamına gelen ciddi bir suçlamadır. Ancak bu suçlamanın somut delillere ve hukuki temellere dayanması gerekmektedir. Gördüğümüz tablo ise bu değildir. Fotoğraflar ve siyasi algı operasyonları ile insanlar “casus” ilan edilmeye çalışılıyor.
Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ ve Necati Özkan’a yöneltilen suçlamaların amacı, mahkeme salonlarında adalet aramak değil, kamuoyunda şüphe yaratmaktır. Amaç, “acaba” dedirtmektir. Bu yöntem geçmişte de kullanıldı; önce manşetler atıldı, sonra dosyalar açıldı. Bugün aynı kirli senaryonun yeni versiyonunu izliyoruz.
Benzer şekilde, kişisel yaşamlar ve aile ilişkileri üzerinden yürütülen kampanyalar da aynı çöküşün belirtileridir. Bir hukuk devletinde emniyete teslim edilen bir telefonun içindeki kişisel görüntülerin iktidara yakın sosyal medya hesaplarına servis edilmesi, yalnızca bir kişinin hakkının ihlal edilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda devletin güvenilirliğini sarsar. Vatandaş, “Hakkımı arayacağım makam da bu işin içindeyse ben nereye gideceğim?” sorusunu sormaya başlar.
Bu soru, demokrasinin en temel sorusudur.
CHP’ye yönelik saldırıların bir diğer boyutu, parti içindeki yapıyı dizayn etme arayışıdır. “Mutlak butlan” tartışmaları ve mahkeme kararları ile parti yönetimini değiştirme çabaları açıkça demokrasi dışıdır. Bir siyasi partinin genel başkanını, üyelerinin iradesiyle değil, mahkeme kararlarıyla değiştirmeye çalışmak, seçimli siyasete açık bir saldırıdır.
Ana muhalefet partisinin yönetimi, iktidarın kontrolündeki yargı kararlarıyla belirlenirse, o ülkede seçimlerin anlamı kalmaz. Çünkü seçim, yalnızca sandık günü oy kullanmak değildir. Seçimlerin özgür olabilmesi için siyasi partilerin de özgür olması gerekmektedir. Partilerin kendi adaylarını, yöneticilerini ve politikalarını kendi üyeleriyle belirleyebilmesi gerekir. Tayin edilmiş muhalefetle demokrasi olmaz. Mahkeme kararıyla dizayn edilmiş bir ana muhalefetle seçim de olamaz. Böyle bir düzenin adı demokrasi değil, açık bir otoriterliktir.
<p style="color: black; font-weight: 400; font-size: </p>Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



