Çirkinlik ve Dışlanma: Bir Görüş Açısı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Çirkinlik ve Dışlanma: Bir Görüş Açısı

Birinci sınıfa başladığımda, sınıfımızda saçları neredeyse beyaz olan bir kız çocuğu vardı. Adını hatırlayamıyorum ama kaşları da saçları kadar sarıydı. Okul üniformamız lacivert, pileli bir jileydi. Sol göğsümüzün üzerinde ise lacivert-yeşil bir armamız bulunuyordu. Bu kızın arması, yukarı dikilmişti ve neredeyse sol omzunun başlangıç noktasında duruyordu. Gogol’un eserlerinde karakterlerin genellikle küçük bir fazlalık ya da eksiklikle tarif edildiğini düşününce, yanlış yerleştirilmiş bir armanın da aynı şubede olduğumuz hissini yarattığını fark ediyorum. Çocukken normların dışına çıkmanın nasıl yalnızlık getirdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu kız, sınıfın en tombul ve en sarı saçlısıydı; üstüne bir de arması doğru yerde değildi. Yani bu çocuk sadece farklı değil, aynı zamanda yanlıştı. Bu durum, dışlanmasını daha da pekiştiriyordu. Çocuklukta norm dediğimiz şey, farklılıkları acımasızca dışarıda bırakıyor.

Sınıf arkadaşlarım, bu kızdan uzak durur ve onun bitli olduğunu söylerdi. The Plague filmindeki vebalı çocuk gibi, bu kızın da “bit saçtığı” iddia ediliyordu. Saçları kalın telli ve genellikle örgülüydü. Onun hep yalnız olmasını düşünmek beni üzüyordu; birkaç kez konuştuğumuzu ve beraber yemek yediğimizi hatırlıyorum. Birinci sınıflar için özel olarak ayrılmış ince uzun bir bahçede, zaman zaman uzaktan ilgimi çeken bu kızı tek başına görürdüm. Bir gün, ailesinin onu okuldan aldığını duyduğumda, sınıf arkadaşlarım bitlerden dolayı olduğunu düşündü; gerçek sebebi asla öğrenemedik.

Geçenlerde annemle birlikte televizyonda “Çirkin” adlı bir dizi izlemeye başladık. O akşam dizinin ilk bölümü yayınlanıyordu. Başrolde çirkin olarak tanıtılan karakterin aslında hiç de çirkin olmadığını görmek, beni pek de şaşırtmadı. Masumiyet Müzesi’ndeki yaşlı figürlerin karton olduğunu düşününce, bu durumun sadece teknik bir başarısızlık olmadığını, aynı zamanda yaşlılığın nasıl algılandığına dair daha büyük bir yapıyı açığa çıkardığını anlıyorum. “Çirkin” dizisinde de benzer bir durum var. Bu sözde çirkin temsil, yıllar önceki ilkokul arkadaşımı hatırlatıyor. Nedenlerini daha ayrıntılı anlatmaya çalışayım.

Geçmişe gidecek olursak, Ortaçağ’da çirkinlik, günümüzde dışlanan bir kategori değil, aksine düzenin içinde anlam kazanmış bir göstergeydi. Katedrallerin dış cephelerindeki grotesk figürler, el yazmalarının kenarlarına yerleşmiş tuhaf yaratıklar ve Dünyevi Zevkler Bahçesi’ndeki deforme bedenler, kötülüğü görünür kılmak için var oldular. Çirkinlik, düzenin dışını temsil ediyordu ama bu temsil, düzenin bir parçasıydı. Ortaçağ mimarisinde yer alan çörtenler, bu düzenin somut örneklerindendi. Canavarı andıran taş figürler, hem süsleme hem de yapının su tahliye sisteminin birer parçasıydılar. Ancak asıl önemleri, temsil ettikleri şeydi. Korkutucu biçimleriyle kötülüğü görünür kılıyordu ve bunu kilisenin sınırında, içerisi ile dışarısı arasında yapıyordu. Böylece çirkinlik, içeriyi korumak için kullanılan bir kategori haline geliyordu.

Umberto Eco, çirkinliğin tarih boyunca farklı biçimlerde anlamlandırıldığını söyler. Modern dönemle birlikte çirkinlik, güzelin karşıtı olmaktan çıkarak kendi başına bir estetik kategori haline gelir. Çirkinlik artık temsil edilmeye ve estetik olarak üretilmeye başlanır. Rönesans Dönemi’nde sanat, oran, denge ve ideal güzellik fikri etrafında şekillenir. İnsan bedeni, ölçülebilir ve kusursuz bir form olarak ele alınır. Ancak bu, çirkinliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez; tam tersine, çirkinlik bu dönemde yeniden konumlandırılır. Merkeze yerleşen ideal bedenin karşısında, çirkin olan kenara itilip marjinalleşir. Sonuç olarak, bu durum hiyerarşik bir yapı da oluşturur.

Modern döneme gelindiğinde çirkinlik, daha önce ait olduğu anlam sistemlerinden koparak yeniden tanımlanır. Artık ne Ortaçağ’daki gibi günahın işareti ne de Rönesans’taki gibi ideal formun karşıtıdır. Daha çok parçalanmışlık ve öznenin kendiyle kurduğu kırılgan ilişkiyle bağlantılıdır.

Modern dönem, çirkinliği tanımlayan ve sınıflandıran bir yapı oluşturur. Tıp, sanat, medya ve gündelik hayat, kabul edilebilir olan ile sapma arasındaki bilgileri sürekli olarak yeniden üretir. Modern özne, çirkinlikle karşılaştığında iki uçta hareket eder: bir yandan onu düzeltmeye, ideal forma yaklaştırmaya çalışırken, diğer yandan rahatsız edici olanı görünmez kılar. Ancak bu iki tepki, yeterli değildir. Zira modernliğin özgül yanı, çirkinliği sadece gizlemek ya da dönüştürmek değil, aynı zamanda onu üretmek ve yönetmektir.

Susan Bordo’nun “Unbearable Weight: Feminism, Western Culture, and the Body” adlı eserinde modern bedenin nasıl kurulduğunu analiz ediyor ve modern toplumun bedeni sürekli olarak disipline eden, düzenleyen ve normalize eden bir yapı olarak tanımlıyor. Zayıflık idealleri ve estetik operasyonlar gibi beden kontrolü pratikleri, bireysel tercihler gibi görünseler de aslında kültürel ve ideolojik süreçlerin sonucudur.

Modern çirkinlik, bir yönetim biçimiyle iç içe geçmiş bir deneyimdir. Görüntüler, bedenler ve yüzeyler sürekli olarak iyileştirilirken, bu müdahalelerin dışında kalan her şey kusurlu olarak etiketlenir. Pazarlama boyutu da bu işin önemli bir parçasıdır. Güzellik, pazarlanabilir ve tüketime dönüştürülebilir. Bu ayrı bir konu ama çocuklara yönelik güzellik ürünleri nasıl pazarlanıyor, bu da merak konusu. Şimdi konumuzdan sapmayalım.

O okul bahçesinde yalnız dolaşan kızla, dizideki sözde çirkin karakter arasında görünmeyen bir bağ var. Bu bağ, onların görünümüyle değil, nasıl görüldükleriyle ilgilidir. Her farklılık, bastırılma ve marjinalleşme isteğiyle ilişkilidir.

Güzelliğin tek geçer akçe haline geldiği bir dünyada, estetik ölçütler değeri belirlemeye başlar. Beden, özellikle kadın bedeni, temsil edilen değil ölçülen bir nesne haline gelir. Modern kültür, kadın bedenini sürekli değerlendirilen ve denetlenen bir nesne olarak tanımlar. Bu nedenle normun dışında kalan her şey, yalnızca farklı değil, aynı zamanda eksik ya da yanlıştır.

İlkokulumdaki o küçük kız, olduğu haliyle fazlaydı ve dışarıda kaldı. Dizideki sözde çirkin karakter ise baştan düzenlenmiş ve kimseyi rahatsız etmeyecek bir biçimde temsil edilmiş. Görünürlük artıyor ama bu görünürlük, rahatsız edici olabilecek unsurları törpüleyerek sunuyor. Norm dışı olarak görülen beden ya da yüz, ekrana neredeyse hiç çıkamıyor. Çirkinlik, temsil ediliyor ama güzelin içinden filtrelenerek sunuluyor.

Bir süre önce “Baby Reindeer” dizisi hakkında yazdığımda, dizinin Türkiye uyarlaması çekilseydi Martha karakterini kim oynardı diye düşündüm.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın