
Bir çocuğun yaz tatilinde kendi okul çantasının parasını kazanmak için çalışması, sadece yoksulluğu değil; aynı zamanda eşitliği, sosyal devleti ve vicdanı da gündeme getirmektedir.
Bu hikâyeye bir kız çocuğunun ellerinden başlayalım.
Belki on yaşında, belki on iki.
Yaz tatili onun için deniz, oyun, sokak ya da uzun sabah uykuları demek değil.
Yazın gelmesiyle evde bir telaş başlar. Yorganlar, birkaç tencere ve giysiler hazırlanır. Aile, bir minibüse veya otobüse doluşarak yüzlerce kilometre uzaktaki bir şehre doğru hareket eder.
Belki Mardin’den Ordu’ya, belki Şanlıurfa’dan Sakarya’ya, belki Diyarbakır’dan Düzce’ye, belki de Şırnak’tan Zonguldak’a…
Çünkü yaz aynı zamanda hasat zamanıdır.
Fındık toplanacak, soğan sökülecek, patates çıkarılacak. Kayısı, pamuk, pancar, üzüm…
Bir ay, bazen kırk gün, bazen ise iki ay sürecek bu çalışma.
Sonunda eve dönülecek ve o birkaç haftada kazanılan para, aile bütçesine katkı sağlamak için yıl boyunca bölüştürülecek.
O çantanın parasında onun da emeği vardır.
Hasat biterken okul dönemi başlayacak.
Ailenin kazandığı para yalnızca kışın ekmeği değil; çocuğun ayakkabısı, çantası, defteri, kalemi ve okulda giyeceği kıyafeti için de gereklidir.
Belki o küçük kız da ailesinin emeğinin bir parçası olarak ürün ayıklıyor, su taşıyor veya küçük kardeşine bakıyor.
Belki de tarlada çalışıyor.
Ve birkaç hafta sonra, kendi emeğinin katkısıyla alınmış çantayı sırtına takarak sınıfa girecek.
Yanındaki çocuk bütün yaz denizde eğlenmiş olabilirken, o hasattan dönmüş olacak.
Ama aynı okul zili ikisi için de çalacak.

Türkiye’deki eşitsizlik, bazen yüzlerce sayfalık ekonomik raporlardan daha net bir şekilde iki çocuğun okulun ilk günü sırtlarındaki çantalarda ortaya çıkar.
Özellikle kız çocukları için bu durum daha çarpıcıdır.
Tarladaki emeklerinin yanı sıra, kardeş bakımını, yemek yapmayı, su taşımayı ve çadırın düzenini üstlenmek gibi görünmeyen işler de çoğu zaman onların omuzlarına yüklenir.
Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki mesafe bazı çocuklar için yıllarca sürerken, bazıları içinse bir hasat mevsimi kadar kısadır.
Bu yazıyı neden bugün yazıyorum?
iahaber’te genellikle cumartesi günleri yazıyorum.
Çoğu zaman kültürü, sanatı, tarihi ve gastronomiyi; yaşadığımız coğrafyanın hafızasını ve zenginliğini anlatmaya çalışıyorum.
Bu hafta da farklı bir konu üzerine yazmayı düşünüyordum.
Ancak Zonguldak’tan gelen görüntüler dikkatimi çekti.
Şırnak’tan fındık toplamaya giden mevsimlik işçilerin aileleriyle birlikte bulunduğu araçta çocukların korkuyla ağladığı, insanların birbirlerini teselli etmeye çalıştığı, kamuoyuna yansıyan o görüntüler beni derinden etkiledi.
Zonguldak Valiliği, olayın iki aile arasındaki münferit bir anlaşmazlıktan kaynaklandığını açıkladı ve adli soruşturma başlatıldığını duyurdu.
Hukuki gerçeği elbette soruşturma ortaya çıkaracak, ancak görüntülerdeki çocukların korkusu gerçekte mevcuttu.
O çocukların yüzlerini gördükten sonra başka bir şey yazmak mümkün olamadı.
Bu nedenle normalde yazı günüm olmamasına rağmen, cumartesi gününü beklemeden bu yazıyı kaleme aldım.
Çünkü bazen insanın hazırladığı konuların, kurduğu cümlelerin önüne vicdan geçiyor.
Özellikle söz konusu çocuklar olduğunda, susmak bir seçenek haline geliyor.
Bu hafta o çocukları seçtim.
Kültürden bahsediyorsak, insanı; sanattan bahsediyorsak, vicdanı konuşmak zorundayız.
Geçmişimizin uygarlığıyla övünmek kolaydır; asıl mesele bugünün insanına ne kadar uygar davrandığımızdır.
Belki de kültür ve sanatın dışına hiç çıkmıyorum.
Çünkü bir toplumun gerçek kültürü yalnızca müzelerinde sergiledikleriyle değil, kendisinden farklı olana nasıl davrandığıyla da ölçülür.
İnsan neden kendi toprağını bırakır?
Şimdi o görüntülerin biraz gerisine gidelim.
O insanlar Zonguldak’a neden gittiler?
Bir insan neden evini, köyünü, akrabalarını terk edip yüzlerce kilometre uzakta başkasının toprağında çalışmak zorunda kalır?
Bunun cevabını aramak için son otuz-kırk yılın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sına bakmalıyız.
On yıllarca süren çatışmalara, boşalan köylere, yerinden edilen insanlara, tarım ve hayvancılığın uğradığı zarara, işsizliğe ve yoksulluğa göz atmalıyız.

Bir insan bir sabah Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Mardin’de veya Şanlıurfa’da uyanıp keyfince “Bu yaz bin kilometre yol gidip başkasının fındığını toplayayım” demez.
Arkasında bazen boşaltılmış bir köy, kullanamadığı mera veya işleyemediği toprak vardır.
Bazen iş bulamayan bir genç, bazen de çocuklarını okutabilmek için başka seçeneği kalmamış bir anne vardır.
Biz sonucu görüyoruz: fındık bahçesindeki işçiyi.
Ama sebebi çoğu zaman gözümüzden kaçıyor.
Güçlü devlet, kimin için güçlüdür?
Burada yalnızca ailelerin yoksulluğundan söz edemeyiz; devletin sorumluluğunu da irdelemeliyiz.
Anayasaya göre Türkiye bir sosyal hukuk devletidir.
Sosyal devlet, yurttaşına yalnızca kimlik kartı vermekle kalmaz; bir çocuğun nerede doğarsa doğsun iyi bir eğitime ulaşabilmesini, bir annenin doktora erişebilmesini, bir babanın ailesini geçindirmek için her yaz yüzlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalmamasını ve bir ailenin yoksulluğunun çocuklarının kaderine dönüşmemesini sağlamalıdır.
Türkiye büyük bir ülke olduğunu iddia ediyor; bölgesinin en önemli ülkelerinden biri olma ve dünyanın büyük güçleri arasında yer alma hedefini taşıyor.
Yollarımız, köprülerimiz, havaalanlarımız ve savunma sanayimizle gururlanıyoruz.
Elbette bunların hepsi önemlidir. Ancak bir ülkenin gücünü başka bir yerde de aramak gerekir:
Bir
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



