
Kimler liderlik, önderlik ve yöneticilik pozisyonlarına ulaşabiliyor? Bu durum, aslında hangi faktörlere, kime ve neye bağlı?
Okul hayatının ilk yıllarında, hatta anaokulu döneminde, bazı çocuklar öne çıkmaya başlıyor.
Bazen fiziksel olarak daha “iri” olmaları, bazen yaşları itibarıyla birkaç yıl daha büyük olmaları, bazen de zenginlik, tanıdık öğretmenler veya zekâ gibi avantajlar, onların diğerleri üzerinde bir üstünlük sağlamasında etkili oluyor.
İlkokul yıllarımda sınıf başkanlarının nasıl seçildiğini hatırlıyorum…
Çocuklar arasında “dövüşçüler” ve “iyi sporcular” da dikkat çekiyordu. Ancak bu gruptaki liderlik çabası genellikle öğretmenlerle iletişim kurmaktan kaçınma eğilimindeydi. Onlar, bir tür “çocuk mafyası” gibi davranıyorlardı.
Elbette “akıllı ve çalışkan olmak”, saygınlığın ve liderlik şansının artması için önemli bir unsurdu. “Konuşma yeteneği” de kayda değer bir faktördü.
İlerleyen yıllarda siyaset de bu duruma dahil oldu. Sınıflardaki “siyasi” çocuklar, çoğunluğun uzak durmasına rağmen, daha hızlı bir şekilde öne çıkma fırsatı buluyordu. Bu “siyasi” çocukların aktifliği ve cesareti, onları diğerlerinden ayırıyordu.
Aynı zamanda, “idarecilerin, müdürlerin, öğretmenlerin, bazen de çeşitli kurumların ve derneklerin” güven duyduğu kişiler olarak bilinen “işbirlikçiler” de vardı.
Zamanla bu “çocuk liderler”, eğitim, iş hayatı, ekonomik zorluklar ve özel yaşam gibi alanlarda sıradanlaşmaya başladı. Ancak bazıları, liderlik iddialarını sürdürmeyi başardı.
Önce itaat isteyenler
Yıllar geçti ve partilerimizin, derneklerimizin ve yerel yönetim organlarının liderlerini tanıma fırsatı bulduk. Bu liderlerin bir kısmı, yukarıda bahsettiğim özelliklere sahipken, diğerleri ise “sürpriz önderler” ya da birileri tarafından öne çıkarılan “projeler”di.
Bu liderlerin tutumları ve üslupları, yalnızca bulundukları yapı ile sınırlı kalmıyordu. Ailelerinden aldıkları eğitim, yaşadıkları çevre ve ortam da bu tavırları etkiliyordu. Bazıları daha demokratik bir yaklaşım sergilerken, diğerleri güce ve duruma göre değişen “şiddet” yöntemlerine odaklanıyordu.
Ülkemizin ve tarihimizin gelenekleri, bugünkü liderlerin geçmişteki liderlere karşı gerektiğinde boyun eğmelerini zorunlu kılıyordu. Şimdi ise kendi liderliklerinde “koşulsuz bağlılık ve itaat” talep ediyorlardı.
Eğitim ve kültür eksiklikleri, dünya hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaları ve ahlaki potansiyellerinin zayıf olması, bu liderlerin çoğunun çıkarcı, rüşvetçi, otoriter ve sevgisiz yöneticilere dönüşmelerine yol açıyordu.
Bir başka dikkat çekici sonuç ise, bu liderlerin çoğunun “liderlik” dışında başka bir alanda yeterlilik gösterememeleriydi. Yani belirli bir partinin ya da belediyenin yöneticisi olmadıklarında, dönecekleri bir meslekleri yoktu.
Bir keresinde genç bir belediye başkanının şu sözü kulağıma çalınmıştı: “Ben ne yaparım yeniden seçilmezsem! Başka bir şey beceremem ki!”
Bu “yeteneksizlik”, meselenin bir boyutuydu. Diğer bir boyutu ise daha karanlıktı: Eğer yönettiğiniz belediyede birçok yolsuzluk dosyası birikmişse ve siz koltuktan kalktığınız anda özgürlüğünüz tehlikeye girerse, bu durum da sizin “ömür boyu liderlik” hayalinizi besleyecektir.
İktidar mı, lahana mı?
Bu aşamada, iktidardan gönüllü olarak vazgeçen tarihi bir kişilikten bahsetmek istiyorum.
M.S. 245’te yoksul bir ailede doğan Diokles, 39 yaşında Roma İmparatoru olarak seçildi. Diocletianus adını alan bu yönetici, yarım yüzyıl içinde Roma İmparatorluğu’nu yeniden yapılandırmayı başardı.
Roma İmparatoru Diocletianus’un başı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Ekonomik reformlar gerçekleştiren ve ordu dahil devleti yeniden düzenleyen Diocletianus, yönetilemeyecek kadar büyük olan Roma’yı ikiye böldü. Arkadaşı Maximianus’u Batı’nın imparatoru olarak atadıktan sonra, Roma’yı terk edip Doğu’nun İmparatoru olarak İzmit’i (Nicomedia) başkent ilan etti.
İktidara gelmesinden 20 yıl sonra Roma’ya ilk kez ziyaret eden Diocletianus, dönüşte ağır bir hastalığa yakalandı. Bu dönemde hayat ve iktidar üzerine yeniden düşünme fırsatı buldu ve 1 Mayıs 305 tarihinde herkesi şaşırterek gönüllü olarak iktidardan ayrıldı. (Maximianus’u da aynı karara ikna etti.)
Doğduğu Dalmaçya’ya göç eden Diocletianus, Adriyatik Denizi kıyısındaki Split’e (günümüzde Hırvatistan’ın ikinci kenti) yerleşerek çiftçilik yapmaya başladı.
Yönetime dönmesi için ona uzun süre yalvaranlar oldu. Ancak Diocletianus’un bu isteklere verdiği cevap, tarihte eşsiz bir anı olarak kaydedildi:
“Burada kendi ellerimle yetiştirdiğim lahanaların ne kadar lezzetli olduğunu anlayabilseydiniz, beni başka bir iş yapmak için zorlamazdınız!”
Acaba görevinden gönüllü olarak ayrılan ilk Roma İmparatoru Diocletianus’un İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan büstündeki akıllı bakışının hizasında durarak kendisine bir sorsak:
“Koca iktidarı bir lahana tarlasına nasıl değiştin?”
O ne derdi…
Belki de anlaşılmamanın kederiyle başını çevirip şunları söylerdi:
“Herkesin illa ömür boyu iktidar olması şart değil! Siz en iyi yapabileceğiniz işi bulun! Lahanaysa lahana!..”
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



