
Kadınların öldürüldüğü, çocukların istismara uğradığı ve bazı gençlerin bıçaklarla hem çocukları hem de öğretmenleri hedef aldığı, devletin ise “söyleyecek bir şey bulamadığı” bir ortamda, muhalefetin cezaeviyle karşı karşıya geldiği bir ülkede, eleştirilerin de “dayanılmaz bir ağırlığı” olduğu söylenebilir.
Fakat, “elalem” dediğimiz kesim, darbe planları yapan, karşıt devletleri zayıflatmaya çalışan ve geçmişte birçok kanlı, zalim darbenin arkasında duran bir aktör. Bu durum, sivilleri soykırıma tabi tutarak “çoluk çocuk katleden” İsrail ile birlikte hareket eden bir “müttefik” olarak karşımıza çıkıyor. Eğer devletimiz, İspanya hükümeti kadar bile olamıyorsa…
İspanya, Trump karşısında diz çökmeyen ve sessiz kalmayan Sanchez ile halkın nasıl bir araya geldiğini gösteriyor. Bu durum, parti ayrımını aşan bir dayanışma örneği sunuyor. Belki de bu, iktidarının Trump karşısında biatçı bir tutum sergilemesi nedeniyle, dünya üzerinde bir umut bulma heyecanı ile ilgilidir.
ABD, “demokrasi, medeniyet, insan hakları” gibi kavramları temsil ediyor, değil mi? Bu durum, Trump döneminde daha da belirgin hale geldi. Dünyayı ve tarihi bir gözden geçirelim mi?
İran’da Musaddık vardı…
Mollalar ve Şah’ın yeniden iktidara getirilmesinden önce, İran’da demokratik bir şekilde seçilmiş başbakan olan Muhammed Musaddık, toprak reformları ve petrolün millileştirilmesi konularında ciddi adımlar atıyordu. Ancak, bu süreçte komünist partinin desteğini alması ve babasının da bir darbeyle iktidara gelmesi, CIA’in müdahalesine zemin hazırladı. Sonuç olarak, Musaddık önce hapiste tutuldu, ardından ev hapsinde hayatını kaybetti. İranlılar için bu durum “28 Mordad Darbesi” olarak adlandırılırken, CIA için “Ajax Project” ve MI6 için “Operation Boot” şeklinde kaydedildi. Bu olay, sadece bir “diktatörlük” meselesi değildi.
Irak’ta Kasım vardı
Saddam’dan önce, Abdülkerim Kasım 1958 Devrimi ile Irak’ın ilk Cumhurbaşkanı olmuştu. Komünistlerin ve Kürtlerin de desteğini alarak millileştirme politikaları izliyordu. Ancak, CIA, 1963’te Baas Partisi aracılığıyla Kasım’ı devirip idam ettirdi. Ardından, komünist avı başladı ve Saddam, bir darbeyle iktidara geldi. Görüldüğü üzere, sorun sadece “diktatörler” değildi.
Filistin’de FKÖ vardı
Hamas’tan önce, Filistin Kurtuluş Örgütü, laik ve Hristiyan yönetici de barındıran bir yapıydı. Birleşmiş Milletler, o dönem Filistin’in meşru temsilcisi olarak bu örgütü tanımıştı. Ancak, İsrail ve Batı bunu kabul etmedi. Görüldüğü gibi, burada da mesele “Müslümanlık” değildi.
Mısır’da Nasır vardı
Sisi ve Mübarek dönemlerinden önce, 1952 Devrimi ile General Nasır iktidara gelmişti. Demokratik bir yapıya sahip olmamasına rağmen, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmuş ve kamulaştırmalara gitmişti. İsrail’e karşı savaş açmış, fakat bu durumu Batı kabul etmemiştir. Dolayısıyla, mesele “Mursi’nin İhvan’ı” değildi.
Suriye’de demokrasi vardı
Suriye Cumhuriyeti, belirli bir demokratik yapıya sahipti. Ancak, güçlü bir komünist hareketin varlığı, darbe ile son buldu. Bu durum, demokrasinin tesisinin aslında bir hedef olmadığını gösteriyor.
Şili’de Allende vardı
Şili’de, Pinochet’den önce, dünyanın ilk seçimle iş başına gelmiş Marksist başkanı Allende bulunuyordu. Programı, “Şili’nin sosyalizme giden yolu” idi. 11 Eylül 1973’te, ABD’nin CIA’sı ve Pinochet’nin darbesiyle Allende, başkanlık sarayında hayatını kaybetti. Buradan da anlaşılacağı gibi, mesele “demokrasi ve seçim” değildi.
Endonezya’da Sukarno vardı
ABD’nin CIA’sı, Endonezya’daki komünist hareketi bastırmak için başkan Sukarno’nun devrilmesine karar verdi. 1957’de General Suharto, darbeyle yönetime el koydu ve birçok komünist, halk tarafından katledildi. Bu durum, rejimin halkı katletme meselesi olmadığını ortaya koyuyor.
Arjantin’de Peron vardı
Peron, popülizmin önde gelen isimlerinden biriydi. Ancak, ABD, Latin Amerika için “Condor Planı”nı devreye sokarak askeri cunta darbeleri gerçekleştirdi. Arjantin’de binlerce kişi işkenceye uğradı veya öldürüldü. Bu plan, diğer Latin Amerika ülkelerini de etkisi altına aldı. Şimdi ise Arjantin’de, Trump yanlısı bir yönetim, kölelik yasalarını dayatıyor. Türkiye’nin de bu “faşizan” yapılarla aynı karede yer alması dikkat çekiyor. Görüldüğü gibi, mesele asla “demokrasi ve insan hakları” değildi.
Türkiye’de sol vardı
Bu konuya daha fazla girmeye gerek yok. 12 Mart ve özellikle 12 Eylül darbeleri, Türkiye’de solun yükselişine karşı yapılan müdahalelerdi. CIA, burada da Latin Amerika’daki kesik damarları teşvik etti. 12 Eylül, IMF darbesi olarak da değerlendirilebilir. Bu durum, Türkiye’deki halkın büyük bir kesiminin darbe sürecine sevindiğini gösteriyor. Görüldüğü gibi, mesele “sol korkusu” ekseninde gelişiyordu.
Orada burada çok şey vardı
İtalya’daki Gladio, Küba’daki başarısız “Domuzlar Körfezi” çıkarması, Afganistan’daki El Kaide ve Taliban, Venezuela ve daha birçok yer, hep bu karmaşanın bir parçası. Bu durum, meseleyi sadece “Mollalar”la sınırlı tutmuyor; sol, sosyalistler, komünistler ve bağımsızlığa düşkün liderler de hedef alınıyor.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



