Demokrasi ve Tarih: Cindoruk’un Anlamlı Sözleri

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Demokrasi ve Tarih: Cindoruk’un Anlamlı Sözleri

Sözlerin sahibi Hüsamettin Cindoruk…

Demokrasi ve TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk…

Kalemle ve sözlerle ne kadar başkaldırılabilir ki!

İonna Kuçuradi, başkaldırı ve olgunun tanımında şunları ifade ediyor: “Aynı insanların, aynı olayların, aynı durumların, aynı eylemlerin, aynı kararların, aynı eserlerin, hatta aynı fenomenlerin farklı kişiler tarafından farklı şekillerde değerlendirilmesi, farklı şekillerde yorumlanması ve açıklanmasıdır.”

Farklılıklar ve tarih boyunca yaşanan olaylar…

Olaylar aynı, durumlar benzer, ancak bakış açıları farklı… Değerlerin değerlendirilmesi ise oldukça çeşitlilik gösteriyor.

Hangi değerlendirmeler, geleceğin aydınlık bir geleceği olabilir?

Tarih kendini tekrarlar mı? Konuşmalar hangi değerlerin inşasına işaret eder? Sözlerin değeri nedir?

Yıllar birbirini takip etti, gelenler ve gidenler oldu. Gidenlerden sadece bazıları geride kaldı…

TBMM Başkanı Ahmet Hüsamettin Cindoruk, 23 Nisan 1992’de hem Çocuk Bayramı’nı kutlamak hem de Meclis’in kuruluşunun 72. yıl dönümünde konuşma yapmıştı.

34 yıl önceki bu konuşmanın bazı bölümlerini anımsamak faydalı olacaktır:

“Millet Meclisimiz, 1876’dan bu yana, aralıklarla süregelen bir parlamento geleneğine sahiptir. Yasama işlevini yürüten devlet organları tüm dünyada bulunmaktadır. Ancak yasama organına parlamento kimliğini kazandıran esas kaynak, ulusal egemenlik ilkesidir. Hür seçim, hür parlamento kürsüsü, hür muhalefet, hür basın, hür üniversiteler, hür sendikalar ve özgür yurttaşlık, bu ilkenin ayrılmaz parçalarıdır. Bir ülkede özgürlük ve eşitlik tartışılmadığında, hür parlamentodan bahsedilebilir.”

23 Nisan 1920’de kurulan Büyük Millet Meclisi, 14 Mayıs 1950’den bu yana hür parlamentoyu ve demokratik Türkiye’yi inşa etmeye çalışmaktadır. Demokrasiyi kurma ve yaşatma adına pek çok zorlukla karşılaşılmıştır. Yüce Meclis, iç ve dış baskılara karşı durmuş, haksız suçlamalar, hukuksuz yargılamalar, sürgünler ve idamlarla yüzleşmiştir.

Halkımız, dolu dolu geçen yılların ardından iyi bir gerçeği bilmektedir: Demokrasi, sürekli bir şölen, bir anıt, bir güvencedir, aynı zamanda bir tılsımdır.

Bazen bu tılsımı bozmak isteyenler olabilir; tanklar ve tüfekler parlamentonun merdivenlerine çıkabilir, toplantı salonunun ışıkları söndürülebilir, Meclis’in sandalyeleri boş kalabilir. Eğreti kurallar, kişiler ve kurumlar yönetimi ele geçirebilir. Ancak bilinmelidir ki, söndürülen milletin ışığıdır; karanlık, bu görkemli yapıya değil, tüm yurttaşların yaşam alanına çökmüştür. (Alkışlar)

Böyle bir günde, basın, üniversiteler, kitle örgütleri ve yargı organları bir bir dökülür… Bu bir siyasi hazandır. Eğer bu parlamentonun özgürlük ışıkları yeniden yanarsa, demokrasinin baharı tüm güzellikleriyle ülkeye döner, dökülen yapraklar yeşerir…

Bu gerçeği üç kez yaşadık. Şimdi, demokrasimizi, omuzlarımız çökse, adımlarımız yorulsa bile, yeniden inşa ediyoruz ve genç kuşaklara devrediyoruz.

72 yıl sonra bu Meclis kürsüsünde bir gerçeği dile getirmek istiyorum: Demokrasi kurumları ve değerleri, hiçbir şeyle değiş tokuş edilemeyecek kadar değerlidir. İstikrar, kargaşa, kalkınma ve savaş gibi gerekçeler, demokrasinin askıya alınması için öne sürülebilir. Ancak demokrasi, bu bahanelerin hepsini aşmış, dünya çapında bir sistem niteliği kazanmıştır. Demokrasinin ışığı, insanlığa yeni bir galaksi bulmuşçasına açılıyor.

Bu gerçeği üç kez yaşadık. Şimdi, demokrasimizi, omuzlarımız çökse, adımlarımız yorulsa bile, yeniden inşa ediyor, genç kuşaklara bırakıyoruz.

Temel insan haklarının evrensel kurallara bağlanması, milletleri ve devletleri birleştiren ortak değerler ortaya koymuştur. Artık temel insan haklarının ve hür seçimin geçici olarak durdurulması dönemi sona eriyor; demokratik dayanışma örgütleniyor ve kurumsallaşıyor. Demokrasi, ülkeler ve halklar arasında refahın, özgürlüğün ve barışın ortak köprüsü haline geliyor. Demokrasi yerleştikçe, halkın ve parlamentoların gücü ve saygınlığı artıyor.”

O tarihlerde Eskişehir Milletvekili Ahmet Hüsamettin Cindoruk, Meclis Başkanıydı.

O yıllarda Türkiye’de her zamanki gibi “demokrasi” sorunu mevcuttu.

Bu yıllarda Kürt sorunu yine bu “demokrasi” meselesiyle iç içeydi.

Hatırlayalım. Aynı konular, aynı problemler…

7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi (HEP) kurulmuştu. Yüzde 10 seçim barajı nedeniyle, 1991 genel seçimlerinde HEP adayları, Erdal İnönü liderliğindeki Sosyaldemokrat Halkçı Parti listelerinden seçimlere katıldılar.

Aralarında Hatip Dicle ve Leyla Zana’nın da bulunduğu 18 kişi milletvekili olarak seçilmişti.

TBMM’de, milletvekillerinin 6 Kasım 1991’de yapılan yemin töreninde Leyla Zana ve Hatip Dicle, “yemin metnine” ek sözler söylemişlerdi. Hatip Dicle, yemin metnini okumadan önce “Ben ve arkadaşlarım bu metni anayasanın baskısı altında okuyoruz” demişti. Leyla Zana ise, Meclis genel kurulunda “Bi Hevîya Aşîtî Kî Bi Rûmet Û Mayînde…” (Onurlu ve daimî bir barış ümidiyle) anlamına gelen sözleriyle yeminini Türkçe olarak tamamlamıştı. Kürtçe olarak “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum” demesi nedeniyle her iki milletvekili de protestolarla karşılaşmışlardı. Daha sonra Meclis Başkanı, yemin metnini tekrar okutmak zorunda kalmıştı.

Kamuoyunda Sosyaldemokrat Halkçı Parti’ye yönelik eleştiriler artınca, 31 Mart 1992’de HEP kökenli milletvekilleri SHP’den istifa ettiler. HEP genel kongresinde PKK bayraklarının açılması nedeniyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 Temmuz 1992’de parti kapatma davası açılmış ve bu dava 14 E

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın