
Devlet, hem anneliğin anlamını açıklamakta hem de kendi hayvan düşmanlığını bir kez daha gözler önüne sermekte cüretkar bir yaklaşımla karşımıza çıkıyor.
Anneliğin kutsallığı ve babalığın bu kutsal olguya eşlik eden zorbalığını kabul eden kültürel süreçte, devletin baba olarak konumlandırılması dikkat çekici bir durumdur.
Toplumun devleti koruyucu, eğitici ve cezalandırıcı bir baba figürü olarak görme eğilimi, insanlığın tarım toplumuna geçiş sürecinde mülkiyet kavramıyla tanışmasıyla birlikte filizlenmeye başlamıştır.
Eril iktidarın güçlenip biçimlendiği ve başta kadınların toplumsal cinsiyet rolleri olmak üzere, dişil olan her tür varoluş halinin bu erkin egemenliğine maruz kaldığı dönemlerde insanlık, tiranlardan imparatorlara ve nihayet ulus devletlere kadar babalık kavramıyla ilişki kurabilmiştir.
Babalıkla tanımlanan erkek figürüne tapınma ve o erkten korkma durumu hala devam etmektedir.
Anneliğin bile eril bir dille tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Anneliğiyle tanımlanan kadın, ellerimizde eril sembollerle hak ettiği bir yer arayışındayız, fakat onu yine de bir yere oturtamıyoruz. Bu durum, onun büyüklüğünden değil, küçük düşürülmesinden kaynaklanıyor.
Mülkiyet kavramının belirlediği değerler hiyerarşisinde kadının pozisyonunun erkekten sonra gelmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Zira insanın, sahip olduğu her şeyi diğer insanlardan koruma zorunluluğu, devletin babalığı ile ailedeki babalık kavramını güçlü bir şekilde bir araya getiriyor. Bu durum, tehditlerle dolu bir yaşamın korunmasına zemin hazırlıyor.
Bu nedenle devletler her zaman baba figürü olarak algılanıyor; “devlet ana” kavramı ise bir hayalden öteye geçemiyor.
İnsanoğlu, kadını tıpkı ev, toprak ve mülk gibi sahip olunması gereken bir varlık olarak değerlendirdi. Bu düşünce, kadının doğurganlığını zayıflık olarak nitelendirip ona bir madalya gibi iliştiren bir anlayışla şekillendi. Oysa doğurganlık, kadının en büyük gücüdür.
İkili bir tür olan insanlar, ekonomik evrimin gerekliliği ile kültürel olarak tek eşliliğe yöneldiler ve bu dönüşüm kadının toplumdaki rolünü belirginleştirdi. Kadın, aslında rahmindeki yumurtanın döllenmesinin ardından bebeğini tek başına doğurup büyütme yeteneğine sahipti. Ancak kadının esareti ve erkeğin egemenliği, onun sahip olduğu bu gücü kaybettiği inancıyla başlamıştır ve hâlâ sürmektedir.
Annelik, yalnızca geçici bir gereklilik olarak görülmektedir. Türün devamı için rahminde büyüttüğü yavrunun sorumluluğunu alabilmesi, bedenindeki hormonlarla yönetilen sınırlı bir süreçtir.
Bunun ötesi, bir kültürel ziyafet olarak değil, çokça kültürel eziyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günümüzde, duygusal yüklerden arınarak anneliğe mesafeli bir bakış açısına sahip olabilen herkesin anlayabileceği bu gerçekliği gizleyen birçok etken mevcuttur.
Bu nedenle kadın meselesi hakkında yapılan tartışmalar karmaşık bir hal alıyor.
Kimlerin anne olduğuna, anneliğin ne anlama geldiğine ve kadınlıkla ilgili neredeyse her şeye tek başına karar vermeye çalışan eril otoritelerin tutumu, kadınlığı ya da anneliği savunmayı atanmış toplumsal cinsiyet rollerinin cilalanmasına dönüştürüyor.
İnsanlar yalnızca biyolojik olarak tamamen kadın, tamamen erkek ya da farklı oranlarda kadınerkek ve erkekkadın olabilirler. Kültürel açıdan ise yığınla toplumsal kimliğin karışımını taşıyarak, çağlara ve coğrafyalara göre değişiklikler gösteren bir çeşitlilikle şekillenirler.
Bu perspektiften bakıldığında, kadınlık ya da annelik üzerine yapılan tartışmalar aslında atanmış kimlikler üzerine kurulu tartışmalardır. Bu nedenle sonuçlardan ziyade nedenler üzerinde durulmalı ve nedenlerin değişim koşulları ele alınmalıdır.
Örneğin şu soruları sorabiliriz:
Eğer anneliğin bile eril devlet diliyle tanımlandığı bu dünyada devlet baba değil de ana olsaydı, insanlar daha iyi bir sistem mi inşa ederdi?
Ya da sadece annelik ve babalık rollerinin değil, kadınlık ve erkeklik meselelerinin de tamamen ortadan kalktığı bir zamanda devletin varlığı sürer miydi?
…
Devlet kalesini aşkın üzerine inşa etmiyor.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



