Devlet Şiddeti: Polislerin Eziyetine Dikkat!

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Devlet Şiddeti: Polislerin Eziyetine Dikkat!

Başörtülü iki polis, kendilerinden yaşça büyük bir kadına, eziyet ederek “ters kelepçe” takıyor.

Başka bir başörtülü polis, geçmekte olan gazeteci kadının saçlarından çekiyor.

Bir erkek polis, dağılmakta olan genç bir kadının yüzüne çok yakın mesafeden biber gazı sıkıyor.

Bir grup polis, 1 Mayıs etkinliğine katılan bir genci yere yatırmış, biri onun boğazını sıkıyor.

Akbelen’de, İkizköy’de jandarma, iktidara yakın bir holdingin çıkarlarını korumak adına, toprağı ve ağaçları savunan çadırları söküyor; köylüleri zorla sürüyor. O köyün sesi Esra, kelepçeli olarak tutuklu kalmaya devam ediyor.

Bu tür eylemleri gerçekleştiren “devlet görevlileri”, iktidar sahiplerinin koruması altında, cinayetleri örtbas eden bir yaklaşım sergiliyor mu? Eski İçişleri Bakanı, bu ülkenin karanlık yüzleriyle aynı karede mi yer alıyor? Görevden alındıktan sonra, nasıl olur da pozisyonuna devam edebilir ve yükselmeye devam edebilir? Evinde beş silah bulunduran bir emniyetçi, oğluna poligonda atış talimi mi yaptırmış? O çocuk bu silahlarla bir okul basıp bir öğretmeni ve dokuz çocuğu mu öldürmüş?

Öncelikle, bir utanç duymalı insan. Özür dileyerek, o “pamuk teyze”nin ak saçlarının arkasında acı içinde takılan ters kelepçeden dolayı, gazetecinin saçının çekilmesinden, gencin yerde yatırılıp boğazının sıkılmasından, genç kadının gözüne biber gazı sıkılmasından, köylülerin sürünmek zorunda kalmasından ve hakları teslim edilmeden önce hırpalanan madencilerden dolayı özür dilenmelidir.

Bir utanç duyulmalıdır! O 1 Mayıs günü, bayram ve tatil olarak kutlanırken, devlet zoruyla çalıştırılan işyerlerinde ölen MESEM kurbanı çocuğu ve aynı gün iş yerlerinde “kaza” olarak adlandırılan cinayetlerde yaşamını yitiren sekiz işçiyi düşünmek gerekir.

Ancak böyle bir utanç yok. Yoksullaştırılan, toprağı, ağacı ve hayatı çalınan insanlardan, iş, aş ve umut için bir araya gelen insanlara eziyet edenlerden hiç kimse utanmıyor.

O başörtülü polisler, saç çekip “teyze”ye eziyet ederek ters kelepçe takarken ne hissediyorlardı? Bu nasıl bir devlet görevi ve nasıl bir hınçtı!

Kendileri, kökenleri itibarıyla orta halli veya yoksul ailelerin çocuklarına karşı besledikleri hınç hangi telkinlerle, hangi öfkelerle büyümüştü?

O kadın polisler muhtemelen “başörtü sorunu” yıllarını yaşamamışlardır. Yaşamış olsalar bile, zaman değişmişti. O dönemde, okullarına devam etmek isteyen başörtülü kızlar kapı dışarı edilirken, yanlarında onlarla omuz omuza olan “solcu” öğrenciler de vardı. İnanç ya da inançsızlık meselesinin ötesinde, “28 Şubat şiddeti”ne karşı vicdanlarıyla oradaydılar.

O günlerde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ders verirken, arka sıralarda “Bu hoca da mı bizi dışarı atacak?” endişesi taşıyan başörtülü öğrencileri diğer öğrencilerin arasına çağırmıştım. Üçü de yıllar sonra, şimdi 40’lı yaşlarında, bu anıyı unutmadıklarını, inançlarından ya da kıyafetlerinden vazgeçmeden bir dalgaya kapılmadıklarını biliyorum.

Bir gün, başörtülü olduğu için babasının hakkı olan orduevinin kapısından kovulduğunu söyleyen bir liseli kızın, yazdıktan sonra “Hukukçu olacağım sayenizde” dediğini hatırlıyorum. Yıllar sonra arayıp, “hukukçu oldum” dediğini ve “artık insan hakları savunucusuyum” diye eklediğini unutmadım.

Onlar, “öteki” sayılmanın ötesinde “öteki”ne düşman olmayan bir vicdan geliştirebilmişlerdi. Bu nedenle, genelleme yapmam ama “vicdansızlığı” Meclis’e, iktidar katlarına, başkalarını aşağılama ve yoksulluğu ya da mağdur çocukların yaşadıklarını “makul” gösterme çabası içinde olanlarla birlikte görmek mümkün. Saç çeken, “yaşlı” bir kadına eziyet edenlerin ciddi bir vicdan sorunu var.

Devlet şiddetinin erkek aktörlerinden bahsetmiyorum bile. Yıllar önce Çeşme’de adliyenin önünde, “haklarımızın duyulması için” diyerek silahı başına dayayan polis Erol’un son mektubunu bulup okumak gerekirdi. Onların “insan hakkı”, işçilerin, çalışanların, emeklilerin, gençlerin, kadınların ve çocukların hakları için meydanlara çıkan o genç kızın ve “yaşlı” kadının vicdanında gizlidir. Ancak, bunu düşünmüyorlar; saçı çekiyor, ters kelepçeyi takıyor, gaz sıktıkları gibi gırtlağı sıkıyorlar!

Kabul ediyorum, bu ülkenin “kolluk” ya da “menfaatlerin özel güvenlikçisi” haline getirildiğinde “kulluk” kuvveti olarak görülenler böyle değil. Birçok yerde, “devlet-iktidar nefret ve şiddeti” mütevazı veya yoksul ailelerin çocuklarına üniforma ile birlikte o nefret ve şiddeti giydiriyor. Ya da ilahi bir hiddetle, copu, gazı, yumruğu ve tekmeyi kuşanıyorlar.

Örneğin, soyunma odasını basmış bir kulüp başkanının bulunduğu Futbol Federasyonu’nda, Soma katliamından sonra bir madenciyi polislerin yardımıyla tekmeleyen zamanın “başbakan danışmanı” şimdi Başdanışman olmuş. “Tekme” yerini bulmuş! Acılı bir insana vurulan “tekme”nin kariyerine bakan, saç çeker, gaz sıkar ve gırtlağı sıkar! Çünkü diğerleri “çürük” ve “sürtük” olarak damgalanmış durumda!

Ama yine de insanız; anne, eş ve çocuklarımız var. Bir düşünmek gerekir. İster inancımızla, ister vicdanımızla ya da emir-komuta zincirinde uygulanan manevi ve maddi şiddetin etrafında! “Kimlerin kayırıldığı, kollandığı ve servetinin arttığı bir düzende, ben kimlerden ve kimler adına nefret ediyorum?” sorusunu sormak gerek.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın