
Toplum, son derece tuhaf bir dönemde varlık sürdürüyor. Hiç olmadığı kadar fazla bilgi ve habere maruz kalmamıza rağmen, bunlara dair inançlarımız sarsılmış durumda. Ekranlarımız sürekli aktif; haberler ve deneyimler sosyal medya aracılığıyla üzerimize akıyor. Ancak, bu durum güvenin değil, şüphenin hâkim olduğu bir kamusal atmosfer yaratıyor. Bu sadece medyayla sınırlı değil; ortak bir gelecek tasavvuru ve “ortak gerçeklik” algımız da tehlikede.
Veri Enstitüsü’nün gerçekleştirdiği Türkiye’nin Trendleri Araştırması, siyasi kutuplaşmanın gündelik yaşamımızı belirlediğini ortaya koyuyor. Katılımcıların neredeyse yarısı, siyasi kutuplaşmanın arkadaşlık ve komşuluk ilişkilerine olumsuz etkisi olduğunu belirtirken, üçte ikisi ortak değerlerin giderek azaldığını düşünüyor. Aynı coğrafyada yaşıyor olabiliriz, fakat ortak bir gerçeklikte buluşmakta zorlanıyoruz. “Biz” duygusu büyük oranda parçalanmış durumda.
Kutuplaşma sadece kurumlara olan güveni zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda hakikatin parçalanmasına da neden oluyor. Bilgilerin doğruluğundan ziyade, “kimden geldiği” belirleyici bir faktör haline geliyor. Herkes kendi yankı odasında teyit arayışında. Güven, içeriğe değil, aidiyete dayanır hale geliyor. Kamu tartışmaları, rasyonel bir zeminden kimlik ve duygu temeline kayıyor.
Bu durum, dijital bir paradoksla birleşiyor. Günlük yaşamımızın büyük bir kısmı dijital platformlarda geçiyor; iletişimden alışverişe, örgütlenmeden sağlık danışmanlığına kadar her şey çevrimiçi. Ancak Veri Enstitüsü’nün aylık Veri Pusulası araştırmalarına göre, toplum dijital dünyada da kendini güvende hissetmiyor. İnsanların önemli bir kısmı, yaşadığı çevrede gece yürümekten duyduğu tedirginliği (yüzde 67) dijital alanda da hissediyor. Toplumun yüzde 73’ü kişisel verilerinin nasıl kullanıldığı konusunda endişeli; yüzde 76’sı ise dolandırıcılık ve siber saldırı risklerinden kaygı duyuyor. Kısacası, hem fiziksel hem de dijital alanlarda, en çok içinde yaşadığımız yerlerde en az güvende hissediyoruz.
Hayatımız çeşitlenirken güven krizimiz derinleşiyor
Bu durumu üç katmanlı bir güven krizi olarak değerlendirmek mümkün. İlk katman, “teknolojiye güven” krizi: Veri güvenliği, mahremiyet ve siber tehditler. Hâkim olamadığımız ama dışına da çıkamadığımız bir teknolojik dünya içindeyiz; bu hâkim olamama hissi şüpheyi artırıyor. İkinci katman, “enformasyona güven” krizi: Dijital ortamda yayılan haberlerin doğruluğuna duyulan kuşku. Üçüncü katman ise “niyete güven” krizi: Platformların, markaların ve kurumların gerçekten kullanıcı yararını gözetip gözetmediği, yoksa yalnızca kendi çıkarlarını mı düşündüğü sorusu.
Dolayısıyla, sorun dijital okuryazarlık eksikliği ya da içerik bolluğu değil. Temel mesele, dijital dünyanın yapısının ve hâkim aktörlerinin güven yaratma kapasitesi. Erişimin artması, güvenin artması anlamına gelmiyor. Aksine, hızlı erişim belirsizliği ve şüpheyi artırabiliyor. Ülkenin neredeyse tamamı internete erişim sağlasa da, her beş kişiden dördü sosyal medya ile etkileşimde bulunuyor; fakat güven seviyeleri son derece düşük.
Bu güvensizlik ortamında dikkat çeken bir başka dönüşüm de “uzmanlık krizidir.” İnsanlar, karşılaştıkları bir habere dair şüphe duyduklarında edilgen kalmıyor. Veri Enstitüsü’nün Türkiye’nin Trendleri araştırmasına göre, toplumun yüzde 58’i haber kaynağını kontrol ettiğini, yüzde 55’i arama motorlarında doğrulama yaptığını ve yüzde 40’ı farklı haber sitelerini karşılaştırdığını ifade ediyor. Bu, eleştirel bir refleks gibi görünse de, kurumsal otoriteye duyulan mesafenin arttığını gösteriyor.
Tüketici davranışları da benzer bir dönüşümü yansıtıyor. Her iki kişiden biri, sosyal medyada gördüğü olumsuz bir paylaşım nedeniyle bir ürünü satın almaktan vazgeçebiliyor. Artık markanın kendi söylediklerinden ziyade, başkalarının onun hakkında söyledikleri belirleyici hale gelmiş durumda. Güven, yukarıdan aşağıya değil, yatay ağlar içinde dolaşıyor.
Sağlık ve gıda gibi kritik alanlarda da benzer bir kayma gözlemleniyor. Toplumun yaklaşık yüzde 32’si gıda ürünlerinin içeriği konusunda resmi kurumlardan çok sosyal medyadaki bağımsız denetçilere güvendiğini ifade ediyor. Güven, erişilemez ve hiyerarşik yapılardan, bireylerin deneyimlerini paylaştığı mikro-otoritelere kayıyor.
Kamunun pandemi verilerine ya da enflasyon rakamlarına duyduğu güvensizlik ise sadece bir önyargı değil; bireylerin kendi deneyimleriyle kurduğu karşılaştırmalar güveni ya besliyor ya da zayıflatıyor. Pandemi döneminde mahallelerde duyulan selalar ile açıklanan vaka sayıları arasındaki fark hafızalara kazındı. Benzer şekilde, pazardaki fiyat artışları ile açıklanan enflasyon oranları arasındaki uyumsuzluk da sıradan bir deneyim haline geldi.
Sorun yalnızca “inanmak ya da inanmamak” meselesi değil; kurumsal anlatımlarla gündelik deneyim arasındaki hakikat farkı. Bu durum, yalnızca kamuya özgü değil. Partilerin, şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin kendilerini sürekli başarılı gösteren resmi açıklamaları da benzer bir şüphe oluşturuyor. Toplumsal hafıza, basın bültenleriyle değil, yaşanmış deneyimle şekilleniyor. Kurumsal söylem ile bireysel deneyim arasındaki mesafe genişledikçe güven de aşınıyor.
Teknolojik sıçrama ve bilginin anonimleşmesi
Güven krizinin kökleri, son otuz-kırk yılda yaşanan iletişim ve bilişim devriminde yatıyor. Bu dönüşüm, yalnızca üretim ve iletişim biçimlerini değil, gündelik yaşamın zihinsel çerçevesini de değiştirdi. Zaman ve mekân sınırlamaları gevşedi; hız, gündelik yaşamın ritmini belirler hale geldi. Hız arttıkça belirsizlik de büyüdü, bu belirsizlik endişeyi artırdı.
Teknolojiye erişimin yaygınlaşması, ikinci bir kırılma yarattı. Kamera ve mikrofon yer değiştirdi. Sanayi toplumunda haber ve bilgi merkezi aktörlerin elindeydi; üretim için sermaye ve altyapı gerekiyordu. İletişim tek yönlüydü. Ancak günümüzde her birey potansiyel bir yayıncı, her cep telefonu bir medya aracı. Bilgi, hiyerarşilerden koparak yatay ağlarda dolaşıyor. Bu, bilginin demokratikleşmesine olanak tanıdı; yurttaş gazeteciliği mümkün hale geldi. Bireylerin seçmen, okur ve tüketici olarak süreçlere müdahil olmasının önü açıldı.
Fakat bu demokratikleşme, anonimleşmeyi de beraberinde getirdi. Haber ve bilgi, editoryal süzgeçlerden geçmeden yayılıyor. Kaynağın kimliği ve niyeti çoğu zaman belirsiz. Doğru ile yanlış, aynı hızda dolaşıyor. Çoğulculuk, hakikati netleştirdiği kadar bulanıklaştırabiliyor.
Manipülasyon, ortadan kalkmamış; biçim değiştirmiştir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



