
Bugün yine şehir merkezine gitmek üzere Bursaray’ın Uludağ Üniversitesi istasyonundayım. Bir görevlinin yönlendirmesiyle vagona giriyorum ve iki kişilik koltuklardan birine oturuyorum. Ancak son yıllarda toplu taşımada sıkça karşılaştığımız o rahatsız edici durumla yüz yüze geliyorum: Sol yanımda oturan kişinin dirseği, kaburgalarıma baskı yapıyor.
Bir görmeyen olarak bu duruşu artık tanıyorum; akıllı telefonunu iki eliyle tutarak dünyadan kopmuş birinin, dirseklerini yanlara açarak sergilediği o bencil oturuş pozisyonu. Ancak asıl sorun bu anın ardından başlıyor. Ardı arkası kesilmeyen kısa videolar… Instagram Reels’in yüksek sesli efektleri ve YouTube Shorts’un durmaksızın devam eden döngüsü. Sağ dirseğiyle beni dürten yolcu, bu kez dijital bir gürültüyle zihnimi sarsmaya başlıyor. Hiç durmadan, bir videodan diğerine ve bir gürültüden diğerine geçiyor. Sıkılıyorum. Nihayetinde nazikçe rahatsızlığımı dile getiriyorum. O ise şaşırmış görünüyor… Gözlerindeki ifadeyi sesiyle algılıyorum: “Burada otururken başka ne yapabilirim?” Anlaşılan o ki, o kısa videolara zihnini kaptırmadan üç dakika bile kalamıyor.
Aslında, bazen ben de kulaklığımı takıp önemli mesajlarıma göz atıyorum. Ancak bunu yaparken oturuşuma dikkat ediyor ve süreyi sınırlı tutuyorum.
Anlamsız anlatılar!
Metroda yanımdaki gencin izlediği videoların çoğu, bir başkasının hayatına dair anlamsız hikayeler ya da doğruluğu kanıtlanmamış dezenformasyon yığınları olarak öne çıkıyor. Günümüzde dijital platformlar, süzgeçten geçirilmesi gereken bir veri çöplüğüne dönüşmüş durumda. Beynini cep telefonuna bağlamış olan gençle yaşadığım sıkıntının zihnimde oluşturduğu düşünceleri paylaşmak istiyorum; bilinenlerin farklı bir tekrarı olsa da.
Bir paradoks
Bilişim çağında bir paradoks içerisindeyiz: Bilgiye hiç bu kadar yakın olmamıştık. Ancak dijital dönem öncesi bilgi, çölde bir vaha kadar değerlidir. Bugün ise üzerimize boşalan amansız bir dijital yağmur gibi; bizi beslemek yerine boğuyor. Türkiye’deki dijital ortamda bu sağanak daha da yoğun: Her an bir son dakika haberi, her an bir tartışma ve sürekli akan bildirimler… Bu durmaksızın gelen veri akışı, zihnimizin huzurunu bozarak doğal düşünme yetimizi etkiliyor. Sosyal medyada paylaşılan “bilgi”, artık özümsenecek bir gıda değil, maruz kalınan bir toksik madde haline gelmiş durumda.
Bu durumu ve olan biteni şöyle değerlendiriyorum: Veriye ulaşmak, o konuyu anladığımız anlamına gelmiyor. Ham madde olarak nitelenen bu verinin; akıl, vicdan ve geçmiş birikimler ışığında süzgeçten geçirilip rafine edilmesi halinde gerçek veri ya da “bilgi” ortaya çıkabiliyor. Oysa bizler bu zincirin en alt basamağı olan “kontrolsüz ve yoğun veri” katmanındaki karmaşaya hapsolmuş durumdayız.
Yorgun düşen beynimiz
Zihnimiz, aynı anda maruz kaldığı yüzlerce uyaranı işleyemiyor. Sürekli akış altında kalan beyin, bir savunma mekanizması olarak yüzeyselliği tercih ediyor:
Bir makalenin başlığı ve birkaç cümlesi okunup geçiliyor. Videolar hızlandırılarak izleniyor.
Bazen de aynı anda hem televizyon izleyip hem de elimizde cep telefonuyla Twitter’daki tartışmaları takip etmeye çalışıyoruz.
Sonuç olarak, bilişsel yorgunluk ve karar verme güçlüğü ortaya çıkıyor. Zihinsel gürültü arttıkça, gerçekle dezenformasyon, önemsiz olanla dikkate değer olan birbirine karışıyor. Tekrar etmekte fayda var: “Zihinsel gürültü arttıkça, gerçekle dezenformasyon, önemsiz olanla dikkate değer olan birbirine karışıyor.”
Çözüm: Dijital minimalizm
Peki, bu karmaşadan nasıl çıkabiliriz? Çözüm, teknolojiden uzaklaşmak değil, bu sağanağın “kalitesini” ve “miktarını” yönetmekten geçiyor.
Zira, her şeyi bilmek zorunda değiliz! Gündemdeki her polemiğe dair bir fikrimiz olmak zorunda değil. Her bildirime anında yanıt vermek, her trend videoyu izlemek, her tartışmayı takip etmek zorunda değiliz. Bu gerçeği kabullenmek, zihinsel özgürlüğümüzün ilk adımı olabilir. Türkiye’nin gürültülü dijital ortamında kendi sessiz alanımızı oluşturmalıyız.
Bu noktada dijital minimalizm kavramı bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor: Belirli saatlerde akıllı telefonları bir kenara koymak ve onların esaretinden kurtulmak. Zihne, hiçbir şey yapmama ve sadece kendi iç sesini duyma fırsatları tanımak, vb…
Gürültülü cehalet
Gerçek bilgi, sessiz bir ortamda, özellikle sabah saatlerinde, sabırla ve odaklanarak filizlenebilir. Eğer dijital minimalizmi yaşamımıza katamaz ve zihnimizdeki bu uğultuyu dindiremezsek; dünyanın tüm kütüphaneleri cebimizde olsa bile, gerçekle dezenformasyonun, önemsiz olanla dikkate değer olanın birbirine karıştığı “dijital cehalet” içinde yaşamaya devam ederiz.
Unutulmamalı ki; en güçlü fikirler ve en sağduyulu kararlar, Bursaray’ın o gürültülü vagonunda yanındakini dirseğiyle dürtenlerin dünyasında değil; sessizliğin içindeki derin, şifalı boşlukta ortaya çıkabilir.
Yazımı tamamlarken Aikido Felsefesi’nden “Maai” kavramını da eklemek istiyorum: Dijital kuşatmaya karşı Aikido’nun sunduğu “Maai” (doğru ya da uygun mesafe) anlayışı, teknolojiyle aramızdaki sınırı belirleyecek bir filtre olabilir. Dijital dünya ile aramızda olması gereken bu mesafe bozulduğunda zihinsel dengemiz sarsılır, korunduğunda ise dijital araçlar birer gürültü kaynağı olmaktan çıkıp kontrolümüzdeki enstrümanlar haline dönüşebilir. Ayrıca Aikido’daki “uyum” prensibiyle, teknolojiyi tamamen reddetmek yerine, zihnimizin dinginliğini bozmayacak bir akışta tutmayı, yani gürültünün ortasında bile sarsılmaz bir iç huzuru korumayı başarmalıyız. Uzak doğu savunma sanatları içinde Aikido’nun özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Herkese, her şeyle barış ve uyum içinde bir yaşam dileğiyle.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



