
Geleneksel desen disiplinini dijital unsurlarla bir araya getiren Sait Mingü, Royal Academy of Arts tarafından ödüllendirilmiş bir sanatçıdır. Kâğıt üzerindeki çizimlerini, sokaktan topladığı fiziksel materyalleri ve fotoğrafik dokuları bilgisayar ortamında birleştirerek, özgün eserler oluşturuyor. Bu eserler, özel sanat baskı yöntemleriyle kâğıda aktarıldıktan sonra pleksi yüzeylerle kaplanarak son halini alıyor.
Mingü, üretim sürecini “kendi içimde verdiğim bir savaş” olarak tanımlıyor. Teknoloji ile desen gücünü nasıl harmanladığını, yapay zekanın insan deneyimini neden taklit edemeyeceğini ve karanlık duyguların üretim sürecinde nasıl aydınlığa dönüşebileceğini iahaber’e aktarıyor.
– Üretim süreciniz oldukça katmanlı. Hangi teknikleri kullanıyorsunuz?
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun oldum. Klasik resim yapmaya nasıl başlıyorsam, bu projelere de aynı şekilde yaklaşıyorum. Her şey kafamda bir kurguyla başlıyor. İstediğim kompozisyonu belirledikten sonra, bu kurguyu kağıt üzerinde eskizler ve karalamalarla geliştiriyorum. Nihai hâline karar verdikten sonra, çizim aşamasına geçiyorum.
Daha önce kullandığım tekniklerle; yağlı boya, akrilik ve sulu boya ile belirlediğim alanları boyamaya başlıyorum. Tüm bu aşamalardan sonra, elde ettiğim çalışmaları bilgisayara aktarıyorum. Bilgisayarda bunları modern bir kolaj gibi katmanlar halinde birleştiriyorum. Her biri ayrı bir katman oluşturuyor ve bunları üst üste koyarak son eserlere ulaşıyorum. Ayrıca, normalde kâğıtta veya tuvalde uygulayamadığım fotoğrafik dokuları da ekliyorum; bu dokular, hem resmin doğasına uyuyor hem de izleyiciye aktarabileceğim hissi daha iyi ifade edebiliyor.

Kullandığım dokular, bazen sokakta gördüğüm reklam panolarından veya yerde bulduğum beton parçaları, cam kırıkları gibi fiziksel detaylar olabiliyor. Bu öğeler, resimde dokuya katkı sağlıyor. Yani, klasik boyalarımın yanı sıra, fotoğraflardan eklediğim alışılmadık dokular da mevcut. Bazen, bir saman balyasından da saç yapabiliyorum; bu, hem izleyiciye sürpriz yapmak hem de kendime bir oyun yaratmak için tercih ettiğim bir yöntem.
Son aşamaya geldiğimde, bilgisayarda özel bir çıkış alıyorum. Bu çıkış, pleksi bir cam yüzeye kaplanıyor ve arka tarafına metal bir yapı eklenerek duvarda sergilenebilir hâle getiriliyor. İş, dijital olarak adlandırılsa da, aslında yüzde 70-80’i elle yapılan klasik resim tekniğiyle başlayıp dijital aşamaya geçiyor. Büyük eserlerin çoğunu tek edisyon olarak üretiyorum; böylece koleksiyonerlerin elinde tek eser olarak kalmasını sağlıyorum.
– Pleksi, yalnızca eseri korumakla kalmıyor, aynı zamanda ona derinlik de kazandırıyor.
Kesinlikle, pleksi derinlik ve canlılık katıyor. Kullandığım fotoğraf kâğıdı da aynı öneme sahip. Bu kâğıdın, sanat üretimine özel olarak tasarlanmış sertifikalı bir printerdan çıktığını belirtmekte fayda var; bu sayede uzun yıllar dayanıklılık gösteriyor. Baskıdaki kartuşların da sanat sertifikalı olması, eserlerin kalitesini artırıyor. Çıktı alındıktan sonra, arka tarafına metal bir parça yerleştiriliyor ve bu yapı, pleksi ile kaplanarak eserin son hali oluşturuluyor. Pleksi, eseri hem koruyor hem de estetik bir parça olarak işlev görüyor; genelde çerçeve kullanmamaya özen gösteriyorum.
Hope, C-print diasek mount, 2026
– Atölyeniz ve galeriniz arasında sınırları kaldırıyorsunuz. Genelde sanatçının atölyesi ‘gizli bir alan’ olarak görülür. Bu süreçte izleyicilerin gözleri üzerinde olmasının sizin yaratıcılığınıza etkisi nasıl? Yalnızlık anınızı özlüyor musunuz?
Bu durum, zamanla gelişen pratiklerle ilgili. Bu benim beşinci atölyem. İlk atölyemde de sokak hizasında yer alıyordum. O dönemde iç mekanın belli bir kısmı görünüyordu, bu yüzden biraz alışkınım. Ayrıca, yaptığım işler performans sanatıyla da bağlantılı. İşe başladığımda, kendimi kaptırdığım için dışarıdaki insanları fark etmiyorum. Burada izleyici kabul etme sürecim randevu ile olduğu için, o saatlerde kimsenin geleceğini biliyorum. Dikkatim tamamen çalışmaya odaklanıyor.
– Bazı işleriniz, özellikle Gogh üzerine yaptığınız Vincent serisi, ‘Yeni Pop-Art’ estetiğine atıfta bulunuyor. Kendinizi bir türde konumlandırıyor musunuz?
Figüratif dışavurumcu olarak tanımlıyorum. Dışavurumcu ögeler, tuvallerimde ve sulu boyalarımda daha belirgin. Burada ise biraz daha gerçekçi figürler ve mekânlar ile illüstratif ögeler var. Çizgi roman teknikleri de kullanıyorum. Saatchi Art ile birlikte yaptığımız NFT projeleri, bu türden bir karakter yaratımını içeriyor. O dönemde NFT’lerin popülerliği artmıştı ve bu projelerde bilgisayar yardımıyla karakterler oluşturulmuştu.
Saatchi Art, birçok sanatçıya ulaşarak, karakter yaratımını tamamen elle yapmaya yöneldi. Yaklaşık 150 sanatçı seçildi ve her biri Van Gogh karakterini farklı yorumladı. Proje büyük bir ilgi gördü ve NFT versiyonları hızla satıldı. Ancak, NFT’lerin popülaritesinin düşmesiyle birlikte, bu projelerin değeri de azaldı.

– NFT’ler şu anda ne durumda? Bilgi sahibi misiniz?
NFT’ler şu an sahiplerinde. Saatchi ile daha sonra, Lollapalooza festivali için özel bir proje gerçekleştirdik. Ancak, NFT ekonomisindeki çöküş nedeniyle proje tam anlamıyla yayımlanmadı. Hâlâ onların elinde bekliyor; belki bir gün ortaya çıkar.
– Sizce NFT’ler geri dönebilir mi?
Dönebilir, çünkü sanatçı açısından faydalı bir sistemdi. Benim eserim satıldığında, telif hakkı gibi unsurlar üzerinde kontrolüm olmuyor. Ancak NFT’ler, eser el değiştirdikçe sanatçının pay almasını sağlıyor.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



