
Günümüz dünyasında insanlar birbirlerini dinlemekten giderek uzaklaşıyor. Herkes, ne söyleyeceğini düşünmekle meşgul; çoğu zaman anlık rahatlama uğruna düşünmeden ve filtrelemeden kelimeleri kullanıyor.
Belki de daha fazla konuşuyoruz, ancak anlaşılma oranımız hiç olmadığı kadar düşük. Kelimeler, artık bir iletişim aracı olmanın ötesine geçerek bir savunma mekanizması haline gelmiş durumda. Dinlemek, yerini kendi sözünü söylemek için beklemeye bırakırken, anlamak ise tepki vermekle değişiyor.
Birçok kişi, karşındakinin konuşmasını dikkatle dinlemek yerine, cümlesini tamamlamadan vereceği cevabı zihninde hazırlıyor.
Anlık tepkiler ve hız, derin düşüncenin yerini almış durumda. Cevaplar, düşüncelerimizi süzgeçten geçirmeden, duyguların doğrudan ve işlenmemiş haliyle dışarı fırlıyor. Çünkü önemli olan, bağ kurmak değil, geri kalmamak, zayıf görünmemek ve son sözü söylemek.
Sabır, yerini tahammülsüzlüğe; merak, varsayımlara bırakıyor. En tehlikeli olanı ise, insanlar artık söyledikleri sözlerin sorumluluğunu taşımadıklarını düşünüyor. Hız çağında, sonuçlar kalıcı olsa bile tepkilerin geçici olduğu sanılıyor.
Oysa söz, yalnızca söylendiği anda kalmaz. Bir iz bırakır ve karşımızdaki kişinin zihninde, bedeninde, bazen yıllarca taşıyacağı bir yankıya dönüşebilir. Çoğu zaman insanlar, kendilerine söylenenleri değil, nasıl hissettirildiklerini hatırlıyor.
Yüzyıllar önce Mevlana Celaleddin Rumi’nin bir söz söylemeden önce geçmemiz gereken üç kapıyı işaret ettiği o basit ama derin anlamlı eşik, bugün daha da büyük bir önem taşıyor:
Bir söz, ağızdan çıkmadan önce üç kapıdan geçmeli—doğru mu, gerekli mi, nazik mi?
Bu üç soru, sadece bir ahlak dersi değil; aynı zamanda insanın kendi dürtüleri üzerindeki hakimiyetinin de bir ölçüsü. İnsan olgunluğu ve özgürlüğü, her düşündüğünü söyleyebilmesinde değil, her düşündüğünü söylememeyi seçebilme gücünde gizlidir.
Günümüzde birçok insan, aklından geçen her şeyi ifade etmeyi “dürüstlük” olarak algılıyor. Ancak samimiyeti ve filtresizliği biraz durup düşünerek değerlendirmek gerekiyor. Dürtü ile bilinç arasındaki fark, tam da o kısa duraksamada gizlidir. O birkaç saniyelik sessizlikte, insan ya otomatik tepkilerinin esiri oluyor ya da bilincinin öznesi haline geliyor.
Çünkü çoğu zaman bir kelime, yalnızca bir kelime olmaktan çok daha fazlasıdır. Seçtiğimiz kelimeler, kim olduğumuzun güçlü bir yansımasıdır. İnsanların gerçek gücü, ne söylediğinde değil, ne söylememeyi seçtiğinde ortaya çıkar.
Bu noktada Avusturyalı nörolog, psikiyatrist ve logoterapi kurucusu Viktor Frankl’ın insanın içsel özgürlüğünü en sade biçimde ifade eden önemli sözünü hatırlamak faydalı olacaktır:
“Uyaranla ona vereceğimiz tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta tepkimizi seçme özgürlüğümüz ve gücümüz yatar. Tepkimizde ise gelişimimiz ve özgürlüğümüz saklıdır.”
Frankl’ın sözlerinde derin bir öğreti var; en büyük gücün dış dünyayı kontrol etmekte değil, iç dünyamızı yönetebilmekte yattığını hatırlatıyor.
Eğer yeterince dikkatli olmazsak, modern yaşamın hızı bizi otomatik tepkiler vermeye zorlayabilir. Bu durumun kaçınılmaz olduğu ve dış koşulların bir sonucu olduğu düşünülür.
Düşünmeden kurulan cümleler, kırgınlıklara yol açıyor. İstediğimiz gibi gitmeyen durumlarda hızla öfkeleniyor ve sonrasında pişman olma ihtimalimiz yüksek olan tepkiler veriyoruz.
Sanki uyaran ve tepki arasında doğrudan bir bağlantı varmış gibi yaşıyoruz. Oysa Frankl’ın belirttiği “boşluk”, insan olmanın en temel ve özgürleştirici alanını sunuyor.
Çünkü o boşluk, dürtü ile bilinç arasındaki eşik. Refleks ile farkındalık arasındaki ayrım. En önemlisi, otopilotta yaşamak ile bilinçli yaşamak arasındaki fark.
Frankl’ın bu sözünün özellikle günümüzde daha değerli hale geldiğine inanıyorum. Hız çağında her şey anlık; mesajlar, tepkiler, öfke ve yargılar hepsi anlık.
Bu hız, insanın en değerli alanını; durma, hissetme ve seçme alanını görünmez kılıyor.
Gerçek özgürlük, her şeyi kontrol edebilmekte değil; her koşulda kim olmayı seçeceğimizi belirleyebilmekte yatar.
Olgunluk, uyaran ile tepki arasındaki o boşluğu fark ettiğimiz anda başlar.
Birçok kültürde söze ve seçilmiş sessizliğe dair kadim deyişler ve atasözleri bulunmaktadır. Bunları hatırlamak, dikkate değer bir hatırlatma niteliği taşıyor:
Söz gümüşse sükut altındır.
Söylediklerimden pişmanlığım çok, söylemediklerimden pişmanlığım hiç yok.
Dil kılıçtan keskindir.
Sessiz nehirler derin akar.
Sözünü tartmadan söyleyen, sonunu tartar.
Sessizlik altındır.
Bu yazının etkisiyle, bir sonraki cümlenizi kurmadan önce durup düşünmeniz dileğiyle; “Gerçekten doğru mu? Gerçekten gerekli mi? Ve en önemlisi gerçekten nazik mi?” sorularını kendinize sormanızı öneririm. Çünkü bu üç kapıdan geçmeyen her söz, sadece karşınızdaki dünyayı değil, iç dünyanızı da daha sert, dar ve yalnız bir yer haline getirir. Artık hiç kimsenin daha fazla sertliğe ve yalnızlığa ihtiyacı yok.
Herkese, kullandığı sözleri farkındalıkla geçirerek hayatla paylaşacağı güzel bir hafta dilerim.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



