Dış Politika Krizi: Türkiye’nin Geleceği Tehlikede!

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Dış Politika Krizi: Türkiye’nin Geleceği Tehlikede!

Dış politikaya dair, gelecekte iktidarı devralacak olan ana muhalefetin perspektifinden baktığımızda net bir tablo ile karşılaşıyoruz: Ülke içinde çeyrek asırlık bir yönetimin çatırdamaları, dışarıda ise bir dönemin tamamen sona erdiği izlenimi var.

İç politikada, otoriterleşen iktidar, içinde bulunduğu krizi derinleştirerek ilerliyor. Bu kaçışın hızlandığı her an, ülkemizin gelecekteki yükümlülükleri de artıyor.

Dış politikada ise kuzeydeki Ukrayna’nın işgali, güneyde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, İran’ın Körfez’e karşı tehditleri, İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki saldırgan tutumu ulusal güvenlik kaygılarını yükseltiyor. Tüm bu sorunların arasında Türkiye, çözüm süreçlerinde istediği yeri bulmakta güçlük çekiyor.

Avrupa Birliği (AB), dönem başkanı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ev sahipliğinde bir zirve toplantısı gerçekleştiriyor. Bu toplantıya Suriye geçiş dönemi devlet başkanı Ahmed eş-Şara, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi ve Ürdün Veliaht Prensi Hüseyin de katılıyor.

Ermenistan’ın başkenti Erivan’da Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi de düzenleniyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Emmanuel Macron’un dikkat çekici bir ortamda yer almak istemediği için zirveye katılmıyor. Öte yandan, Kanada Başbakanı Mike Carney’nin zirvede bulunması dikkat çekiyor. 18 yıl aradan sonra Cumhurbaşkanı Yardımcısı seviyesinde zirveye katılım, Türkiye-Ermenistan ilişkileri açısından olumlu bir gelişme olsa da, Avrupa’daki etkinliğimizi artıracak somut adımlar göremiyoruz.

Gazze’nin ilhakına meşruiyet sağlamak amacıyla kurulan Barış Kurulu’na, ABD Başkanı Donald Trump’a hoş görünmek için katılan AKP hükümeti, Gazze’ye insani yardım götürme girişiminin İsrail’in uluslararası hukuku ihlal eden baskınlarıyla engellenmesini alaycı bir üslupla karşılıyor. Erdoğan, Gazze’nin koruyucusu olarak tanıttığı kendisinin, havadan dahi yardım gönderememesi ile Sumud Filosu’na karşı neden bu kadar tepeden baktığını anlamakta güçlük çekiyoruz.

Barış Kurulu’nda İsrail’e karşı etkili bir strateji var mı? Elbette ki yok. Örneğin, Barış Kurulu’nun İsrail’i Lübnan ile yaptığı ateşkes anlaşmasından muaf tutacak bir tutum alacağına dair sızıntılar var. Nitekim İsrail, Lübnan’ı, özellikle başkent Beyrut’u yeniden hedef alıyor. Erdoğan’ın bu duruma yönelik standart kınamalardan öte bir tepki vermediğini görüyoruz.

Bu yıl 7 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesinde Trump ile fotoğraf çektirmek Erdoğan’ın en büyük beklentisi olsa da, ABD Başkanı’nın Türkiye’ye gelip gelmeyeceği hâlâ belirsiz. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları zirveye katılacak olsa da, bu durum Erdoğan’ın hissettiği ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Trump son dakikada gelmeyi tercih ederse, Ankara’dan önce Atina’ya uğrama ihtimali de göz ardı edilmemeli.

NATO, ABD’yi kaybetme korkusuyla yüzleşirken, Erdoğan, durumu AB karşısında bir kaldıraç olarak kullanma hayalleri kuruyor. Daha önce mitinglerde AB’ye karşı güçlü bir şekilde çıkan Erdoğan, bugün “Türkiyesiz Avrupa olmaz” söylemini sıkça dile getiriyor. Ancak AB Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’in yaptığı tatsız açıklamalar, Erdoğan’ın hayalleriyle örtüşmüyor.

İktidar, savunma sanayii yatırımlarına umut bağlamış durumda. Bu yatırımlar aracılığıyla, Fransa hariç Avrupa’nın dört büyük gücü olan İngiltere, İtalya, İspanya ve Almanya’nın Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları ihlallerine yönelik sessizliğini geçici olarak sağlamış olabileceğini düşünüyor. Erdoğan, Avrupa karşısında tüm savunma ihtiyaçları tamam bir ülke lideri gibi konuşuyor, ancak İran’dan ateşlenen mühimmatların Türkiye hava sahasında patlatılması, ülkemizin hava savunma sisteminin yeterliliğini sorgulatıyor. Bu mühimmatların Türkiye’nin kendi unsurları yerine NATO unsurları tarafından kullanıldığını dile getirmekten pek hoşlanmadığı biliniyor.

Fransız Thales ve İtalyan MBDA’nın ortak girişimi EUROSAM üretimi SAMP-T hava savunma sistemi ediniminde bir türlü somut bir ilerleme sağlanamıyor. Fransızlar İtalyanların sürece engel olduğunu, İtalyanlar da Fransızları suçluyor. Oysa MBDA’nın yüzde 25 hissesi LEONARDO’ya ait ve LEONARDO, SİHA üretimi için kurulan LBA SYSTEMS’de BAYKAR ile ortaklık kurmuş durumda.

Ukrayna’da ortak SİHA üretim tesisi kuruluyor. Anadolukavağı’nda da bir deniz komutanlığı oluşturuluyor. Ukrayna’nın savunma sanayisine, özellikle motor konusunda SICH MOTOR ve IVCHENKO DESIGN üzerinden katkısı kritik öneme sahip. Zira NATO zirve bildirgelerinde başat tehditin Rusya olduğu vurgulanıyor. Türkiye ise doğalgaz ve petrol ihtiyacının yarısını Rusya’dan karşılıyor ve bu bağımlılığı azaltmaya yönelik etkin bir politika geliştiremiyor.

MMU KAAN için GE’nin F-110 motoruna ihtiyaç olmadığı, Milli Savunma Bakanlığı AR-GE tarafından yerli imkânlarla bir motor prototipi üretildiği iddiasıyla bir maket tanıtılıyor. ROKETSAN, 750 km irtifaya ve 1500 kg yük taşıma kapasitesine sahip sıvı yakıtlı Şimşek-2’yi 2030’lu yıllara yetiştirmek için uzun süredir çalışıyor. Ayrıca, 6 bin km menzil ve 3 bin kilogram yük kapasitesine sahip “Yıldırımhan” yine aynı kurum tarafından tanıtılıyor.

Dış görünüşte olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir, ancak kıtalararası balistik füze (ICBM) sahibi olma iddiası, Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapay zeka ile hazırlanmış bir video ile duyuruluyor. ABD’de nükleer santrallerin vurulduğunu gösteren video, büyük ihtimalle bazı kesimleri rahatsız etmiş olacak ki, hızlıca siliniyor.

Ancak Erdoğan hükümeti ne kadar dikkatli olursa olsun, Trump NATO Zirvesine katılsa bile ABD’nin CAATSA yaptırımlarını kaldırması ya da en azından ödediğimiz F-35’leri göndermesi gibi kazanımlar şimdilik görünmüyor. Türkiye’nin ABD Kongresi’ndeki etkisinin oldukça zayıf olduğu dikkate alındığında, bu durumu değiştirmek için ciddi adımlar atılması gerekiyor. Üstelik kasım ayında yapılacak ara seçimler, durumu daha da karmaşık hale getirebilir.

Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması, küresel tedarik zincirlerini etkiliyor ve Türkiye bu durumdan muaf değil. Döviz krizi ihtimalleri kapıda görünüyor. Sıkışan AKP iktidarı, Osmanlı dönemini hatırlatan ikili anlaşmalarla Körfez Ülkelerine, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne stratejik yatırım alanları açmaya çalışıyor. Suudi Arabistan’a yenilenebilir enerji konusunda büyük imtiyazlar sağlayan bir ikili anlaşma, 13 Mayıs’ta TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşülecek.

Ancak ne yazık ki, Körfez sermayes

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın