
Diyarbakır’ı özledim…
Fakat o Diyarbakır artık yok…
O Suriçi de kayboldu…
Bir zamanlar Mıgırdıç Margosyan ve Şeyhmus Diken ile
gezdiğim o Gavur Mahallesi artık mevcut değil…
Son Ermeni Anto Dayı da hayatta değil…
Nuri Usta’nın Çay Ocağı da
tarihin derinliklerine gömülmüş…
Demir Otel, artık bizim bildiğimiz
Demir Otel değil…
Suriçi’nde, Dört Ayaklı Minare’nin
önünde durduğumda,
Tahir Elçi’yi anıyorum.
Dört Ayaklı Minare’nin dibinde, Tahir Elçi’ye kıymışlardı.
(Foto: Muhtar Muhsin)
Tahir Elçi ile ilk kez 1990’lı yıllarda tanıştım.
O zamanlar Diyarbakır Baro Başkanı’ydı.
Barış, kardeşlik ve hukuk üzerine konuşurdu.
Kan ve gözyaşının son bulmasını isterdi.
Son konuşmasını televizyondan izliyorum.
Suriçi’nde Dört Ayaklı Minare’nin
önünde, barış ve kardeşlik çağrısı yapıyordu.
Birden bir silah sesi…
Tahir Elçi yere düşüyor,
ensesinden tek bir kurşunla vurulmuş…
Tahir Elçi’nin 2015’teki cenaze töreninde eşi Türkan Elçi, Sezgin Tanrıkulu
(ikisi de bugün CHP milletvekili)
29 Kasım 2015’de, Osman Baydemir ile
birlikte katıldığımız cenaze törenini
asla unutmayacağım.
Kızı Nazeni’nin o acı dolu çığlığı
hala kulaklarımda yankılanıyor:
“Baba… Baba…
Lütfen gitme baba,
lütfen bizi bırakma!”
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş
konuşma yapıyor:
“Topraklarımızda çok kan,
çok gözyaşı gördük,
mezarlık kapılarında büyüdük.
Özgürlük ve barışı savunmak,
dimdik durmak kolay değildir,
bu acılı Kürdistan coğrafyasında…”
Suriçi bugün içler acısı, üç bine yakın ev yıkılmış…
Suriçi’nde yürürken,
Dört Ayaklı Minare’nin
dibinde Tahir Elçi’yi anarken,
bir soru yine aklıma geliyor:
Bu topraklarda yaşamak için
illa acı çekmek mi gerekiyor?
1990’ların faili meçhul cinayetleri
aklıma geliyor.
Musa Anter’i hatırlıyorum.
Vedat Aydın’ı hatırlıyorum.
Felat Cemiloğlu ve 12 Eylül’ün
Diyarbakır Askeri Cezaevi
cehennemini hatırlıyorum.
Mehmet Uzun ile,
Kürtçe’nin büyük romancısıyla
2010’daki ölümünden kısa süre önce
Diyarbakır’da yaptığım o söyleşiyi
ve onun şu sözlerini hatırlıyorum:
“Siverek’te ilkokulun birinci günü
bir tokat yedim.
Bugün bile aklımdan çıkmaz.
Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken,
aramızda Kürtçe konuşuyorduk.
İstanbullu yedeksubay öğretmen
‘Türkçe konuş’ diye bana bir tokat attı.
Ama Türkçe bilmiyordum ki…
Ben de bir tokatla tanıştım Türkçe’yle,
benim ana dilimle bağım böyle koptu.
Gavur Mahallesi’nde dolaşırken karşıma
Surp Girağos Ermeni Kilisesi çıkıyor.
Restore edilmiş…
Diyarbakır’a her geldiğimde şöyle bir uğradığım,
bazen köşesinde oturup
tarihte yaşanan acıları düşündüğüm bir yer…
Ahşap işlemeli dış kapısının üstünde
1380 yılı yazıyor…
Bir zamanlar harabe bir kiliseydi Gavur Mahallesi’nde.
Anto Dayı’yı bu kilisenin bahçesinde tanımıştım,
2001 yılı Haziran ayında.
Yapayalnız bir haldeydi. Sabahın sessizliğinde
bir kürsünün üstüne oturmuş
cigarasını içiyordu.
Diyarbakır’ın son Ermenisi Anto Dayı…
Hali garip ve hüzünlüydü. Yalnızlığı içimi acıtmıştı.
Sormuştum:
“Kim o?”
“Anto Dayı.”
“Daha önce görmemiştim.”
“Son Ermeni, Diyarbakır’ın son Ermeni’si,
buraya sığındı.”
Anto Zor…
Kilisenin bahçesinde, eskiden papazın yeri olan
iki göz odaya sığınmış.
İçini çeke çeke konuşuyordu:
“Buraların çocuğuyum ben.
Herkes gitti, toprak oldu,
bir ben kaldım.
Ben bir başıma kaldım.
Amca oğlu Diran da on sene var
gitti Amerika’ya.”
Yalnızlığını böyle ifade etmişti
Anto Dayı…
Nuri Usta’nın çay ocağı
Nuri Usta’nın Çay Ocağı.
Gazi Caddesi’nde,
Ç
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



