
19 Mart 2026 07:29
Güncelleme: 19 Mart 2026 07:37
Yıllar evvel gündeme getirdiğim bir tez vardı; Dördüncü Dünya Savaşı! Bu savaş, zengin Kuzey ile yoksul Güney arasında patlak verecek bir çatışma olarak öne çıkıyordu.
Dünya genelindeki kadınlar, erkekler, çocuklar ve yaşlılar, ütopik barış taleplerinden, beklemekten ve umutsuzluğa düşmekten adeta yılmış durumdaydı.
Diğer yandan, şanslı olanlar, hak etmeden elde ettikleri kaynakların verdiği rahatsızlıkla başa çıkmak için umursamazlık ve kayıtsızlık yolunu seçiyorlar.
Saçma sapan siyasi girişimler, güvenilmez yeni liderlerin komiklikleri ve bitmek bilmeyen yalanlar, adeta bir sarmal gibi sürüp gidiyor.
Tüm bu olguların bir araya gelmesi elbette tesadüfi değildi. Açgözlülük ve acımasızlığın yarattığı adaletsizlik, iki ayaklı yaşamın tadını ve doğal dengesini alt üst ediyordu.
Sosyalizm ve komünizm hayalleri geçmişte kaldı; geride başka bir umut var mı?
Karşı kıyıda ise liberalizmin umutları, dişlerini göstererek duruyor. Ancak bu nasıl mümkün olacak?
İki kutuplu dünyada, savaş sonrası elli yıl boyunca dengeler fazla bozulmadan, barış savunularak, nispeten savaşsız bir dönem geçirilmişti.
Doğu ve Batı olarak adlandırılan politik ve ideolojik kutuplar, aşırılıkları dengelemişti.
Fakat bir anda Kuzey-Güney çatışmasının varlığı gün yüzüne çıktı.
Bu ne anlama geliyordu?
Yıllar boyunca, Güney’in petrolü, ucuz ham maddesi ve emek gücü ile gelişen Kuzey ülkeleri, Güney’deki yoksul insanların başkaldırısını istemiyorlardı.
Kuzeydeki politikacılar, iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmelerle yaygınlaşan internet ve mobil telefonları heyecanla Güney’e satmaya başladılar.
Ancak sattıkları telefonlar içinden “dile benden ne dilersin” diyen bir cin çıkınca, bu insanlar da “bizim ürettiğimiz ama onların tükettiği refahtan pay istiyoruz” dediler.
Önce teröristler, ardından mülteciler Kuzey’e doğru akın etmeye başladı.
Botlarla denizlere açıldılar. Bazıları battı, bazıları hayatta kalmaya devam etti…
Ne var ki, Batı olarak bilinen Kuzey, savaşa güveniyor. Savaş, her daim yeni bir denge yaratır; bu da güçlü olanın lehine işler. İşte durum böyle.
Oysa eşitlik tehlikeli bir kavramdır; eşitler birbirlerine tahammül edemez. Bir an önce savaş yoluyla güçlerini kanıtlamak isterler.
Yıllar önce gündeme getirdiğim Dördüncü Dünya Savaşı tezi, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve III. Soğuk Savaş’ın ardından geliyor. Varlıklı ile yoksul arasındaki çatışma sürüyor; bir kesim İsrail-Amerika yanlısı, diğer kesim ise İran tarafında. Bu durum, benim Dördüncü Dünya Savaşı tezimizi adeta doğruluyor.
İran önde görülüyor. ABD ise, kendi gibi varlıklı ülkelerden yardım talep ediyor ama ilgilenmiyorlar. Çünkü bu tür savaşlar, dünyayı tatmin etmiyor ve sorunları çözmüyor. Birileri, “ben en büyüğüm” demek istiyor. Dünyamızın sırtı kaşınıyor.
Ayıptır söylemesi, büyük bir dünya savaşı yeni bir denge sağlamak amacıyla ufukta kıvranıyor. Bu, kuralsız ve adaletsiz bir durum, herkes için geçerli.
Bu yazı ile sizi korkutmadıysam, ne mutlu bana. Korktuysanız, bu neye yarar? Soru şu: ret mi, kabul mü, umursamazlık mı?
“Barış, güçle sağlanamaz, ancak anlayışla mümkündür!”
Albert Einstein
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



