
Daha önceki yazımda belirttiğim gibi, 2000’li yılların başında Amerika’da müzisyenlik kariyerimin bir parçası olarak eşlikçilik (korrepetisyon) yapıyordum. Eşlik ettiğim öğrencilerin çoğu Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi’nde eğitim görüyordu. Bunlardan biri, Meksikalı tenor Emilio’ydu. Kendi ülkesinde önce piyanist, ardından avukatlık eğitimi almış, sonrasında şarkıcılık kariyerini seçmek için Amerika’ya gelmişti – sesi oldukça güçlüydü. Ayrıca, ona eşlik ettiğim Brigid adında bir soprano kız arkadaşı vardı.
Ancak Emilio’nun bir sırrı vardı; o aslında eşcinseldi. Meksika’da bu kimliğini saklamak zorundaydı ve belki de bu nedenle Amerika’ya gelince bir kızla çıkmaya başlamıştı. O dönemde yaşadığımız Bloomington, Indiana, dünyanın en LGBT dostu şehirlerinden biriydi. Orada, LGBT terimini ilk kez duydum. Okulumuz, her milliyetten, her inançtan ve yaşam tarzından insanlara eşit mesafede durarak, saygılı ve çok kültürlü bir yapıya sahipti. İçinde birçok öğrenci topluluğu barındırıyordu; bunlardan biri de LGBT topluluğuydu.
Bir gün, müzik fakültesinin karşısındaki Bear’s Place’te Emilio ile oturmuş bira içiyorduk. Emilio, toplantılardan birinin olduğunu söyledi:
– Bugün yine LGBT’nin toplantısı var.
– Ne duruyorsun? Gitsene, tanışsana?
– Çekiniyorum. Şimdiye kadar sadece en yakın dostlarıma cinsel kimliğimi açıkladım.
– Ama orası senin gibi insanlarla dolu, seni aralarına almak isterler.
– Doğru ama alışkın değilim. Bu benim için büyük bir adım olur. Ayağım gitmiyor.
– Hadi, gidelim birlikte!
– Ne? Gerçekten mi?
– Evet! Varsın beni de eşcinsel sansınlar, umurumda değil. Yeter ki sen kendini rahat hissedeceğin bir ortam bul, bu gizlilik bitsin. İnsan doğasından utanır mı?
Emilio’yu LGBT toplantısına götürdüm. Benim için de ilk deneyim olacaktı. Toplantıda herkesin LGBT üyesi olacağı kaygısıyla gittim, erkeklerin bana ilgi gösterebileceğini düşündüm. Ancak böyle bir durumla karşılaşmadım. Bu bir eşleşme partisi değil, bir dayanışma toplantısıydı. Benim gibi destek için gelen başka heteroseksüel katılımcılar da vardı ve “Straight but not cornered” yazılı rozetler takıyorduk. Yani, heteroseksüelim ama bağnaz değilim; bu insanların toplumda var olma ve kendini ifade etme hakkını savunuyorum.
Çeşitli konuşmalar yapıldı. Aralarında üniformalı kampüs polisi de vardı! Yakın geçmişte eşcinsellik Amerika’da yasakken, şimdi polis bu insanları koruma sözü veriyordu: “Sizlerin arkasındayız. Eğer rahatsız ediliyorsanız, bize gelin. Gereğini yaparız” diyordu.
O gün okulum ve şehrimle gurur duydum.
Kısa bir süre sonra Emilio, yeni ortamında cinsel kimliğini gizleme zorunluluğundan kurtuldu. Brigid ile ilişkisinden dost olarak ayrıldılar. Ben de her ikisinin provalarına ve derslerine eşlik etmeye devam ettim.
…
Emilio’nun harika bir şan öğretmeni vardı: Yunan bariton Andreas Poulimenos. Onun haftada bir düzenlediği masterclass’lara eşlik etmem karşılığında bana da şan dersleri veriyordu. Emilio, piyanist olarak benim şan derslerime eşlik ediyordu; yani dönüşümlü olarak birbirimize destek oluyorduk.
O dönemde Brigid ile iki ev konseri verdik. Ailesi ayrıydı ve Cincinnati, Ohio’da büyük, gösterişli evlerde yaşıyorlardı. Brigid’in arabasıyla yola çıktık ve bir gün babasında, diğer gün annesinde konser verdik. Annesinin evinde sona yaklaştığımızda Mozart’ın Don Giovanni operasından “La ci darem la mano” adlı ünlü düet ile kapanış yaptık. Bu eserde dinleyiciye sürpriz olarak ben de şarkı söylüyordum. Don Giovanni, kadınları baştan çıkarmasıyla ünlü bir karakterdir. Bu sahnede Masetto ile evlenmek üzere olan Zerlina’yı baştan çıkarır, yani düğün gecesi gelini tavlar! Kız önce nazlansa da sonunda teslim olur ve el ele tutuşarak sahneden çıkarlar. Bizim versiyonumuzda, eserin sonuna doğru piyano taburesinden kalkıyor, tek elimle son notaları çalarken kızın elinden tutuyorum, son notayı basar basmaz sahneden çıkıyoruz… ve alkış!
O yıllarda Don Giovanni gibi biri olmayı çok isterdim! Son sahnede cehennemde yanıyor ama umurumda değil! Benim yalnız bir dönemimdi. Sevgilim yoktu, kadın dokunuşunu özlüyordum.
Konserin resmi kısmı bittikten sonra harika yemekler yendi, şaraplar içildi; ben tekrar piyanonun başına geçip doğaçlamalarımla insanları eğlendirdim. Bir ara Brigid’in annesi Maureen yanımda oturdu. Epeyce kaldı yanımda. Bu bana umut verdi. Güzel bir kadındı! O gece orada kalacaktık, ertesi gün Bloomington’a dönmeyi planlıyorduk. Misafirler gittikten ve Brigid odasına çekildikten sonra Don Giovanni’den ilham alarak Maureen’in yatak odasının kapısını çaldım. Hem tutkuluydum, hem de çekiniyordum: benden yaşça büyük ve sosyal statü olarak daha üst birisiyle ilişki kurmak istemiyordum, Brigid ile olan dostluğumu zedelemekten korkuyordum. Temkinli yaklaştım. Temkinli bir yanıt aldım. O gece aramızda fiziksel bir şey olmadı ama bir yeşil ışık yandı: “Yazmayı sever misin? Önce yazışalım” dedi.
Tamam, dedim ve sessizce odama döndüm. Ertesi gün Bloomington’a döndükten sonra Maureen’e uzun uzun e-mailler yazmaya başladım. Onu etkilemek için tüm edebi yeteneklerimi kullandım! Eğlenceli, kafiyeli şiirler yazdım; felsefi metinler kaleme aldım; sonunda absürt piyesler yazmaya başladım.
Zamanla, Maureen Cincinnati’den beni ziyarete gelmeye başladı. Herkesten ve kızı Brigid’den gizli bir ilişki yaşamaya başladık. Bir keresinde onu Indiana Üniversitesi opera binasının sanatçı girişinden gizlice içeri soktum, sahnenin tepesindeki ışık düzeneğinin olduğu ızgaraya uyku tulumu serip, yatar pozisyonda opera izledik, gözlerden uzak.
Bu durum ikimiz için de heyecan verici bir maceraydı, ancak uzun sürmedi. Birbirimizi sevgiliden çok bir kaçamak olarak görüyorduk. Uzun vadede uyum sağlayabilecek bir çift değildik. Birkaç buluşmadan sonra yavaş yavaş kendi yollarımıza gittik, dost kaldık.
…
G
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



