
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ameliyattan sonra Fatih Altaylı’yı arayıp “geçmiş olsun” demesi, Türkiye’deki ilginç uygulamaları yeniden gündeme getirdi.
Cumhurbaşkanı’nın bu nazik davranışında herhangi bir sorun yok. Ülkenin tanınmış gazetecilerinden birine geçmiş olsun dileğinde bulunmak son derece doğal bir durum.
Ancak dikkat çeken nokta, Altaylı’nın kısa bir süre önce “Cumhurbaşkanı’nı tehdit” suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılmış olmasıdır.
Karar duruşmasında Altaylı, şunları ifade etmişti:
“Sayın Cumhurbaşkanı’nın benim yayınımdan sonra programında en ufak bir değişiklik olmamıştır. Hatta benim yayınımın ertesi günü İstanbul’da bir uluslararası toplantıya katılmıştır. Cumhurbaşkanı’nın benim belirttiğim tarihi bir konuşmadan rahatsız olması için bir neden yoktur. Ben bir örgüt mensubu değilim ve şiddet içeren bir eylemde bulunmuş da değilim. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın benden rahatsız olması mümkün değildir.”
***
Altaylı, YouTube programında verdiği tarihi örnek nedeniyle aylarca cezaevinde kalmış ve yerel mahkeme tarafından 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Dosyası şu anda istinaf aşamasındadır.
Unutmamak gerekir ki, Altaylı’ya yöneltilen suçlama tamamen yorum yoluyla ortaya konmuştur.
Altaylı’nın sözleri, “Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” başlıklı Türk Ceza Kanunu’nun 310. maddesinin ikinci fıkrasına dayanılarak değerlendirilmiştir. Bu düzenleme, Cumhurbaşkanına yönelik fiili saldırılarda cezanın arttırılmasını öngörmektedir.
Ancak Altaylı’nın fiili bir saldırıda bulunduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır.
Bu maddeden hareketle, “tehdit” başlıklı düzenlemeye atıf yapılarak Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettiği söylenmiştir. Bu tür bir uygulama oldukça nadirdir.
Öte yandan, Altaylı’nın savunmasında belirttiği gibi, ne bir fiili saldırı ne de Cumhurbaşkanı’nın bir kaygısı mevcut görünmektedir.
Ancak “suyun ısındığı” mesajı verilirken Altaylı, bu maddeler uyarınca cezalandırılmıştır.
***
Altaylı’nın durumu, benzer birçok gazetecinin de yaşadığı sıkıntıları yansıtmaktadır.
Alican Uludağ da bu gazetecilerden biridir. Geçmiş yıllarda sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar nedeniyle 20 Şubat’tan bu yana tutukludur.
Bu bayramı çocuklarından uzak geçirmek zorunda kalmıştır.
Uludağ hakkında, bir sosyal medya mesajı sebebiyle “yargı organlarını aşağıladığı” iddiasıyla soruşturma izni verilmiştir.
Meslektaşımız, geçmişteki sosyal medya mesajları nedeniyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla tutuklanmıştır.
Bu suçlamanın geçerli olabilmesi için Adalet Bakanlığı’nın izni gerekmektedir. Ancak bakanlık, soruşturma iznini hızlı bir şekilde vermesine rağmen kovuşturma süreci konusunda adım atmamıştır. Gazetecinin özgürlüğü konusunda en duyarlı olması gereken yerin Adalet Bakanlığı olması beklenir.
Şu anda Alican Uludağ’ın neden tutuklu olduğu hakkında adliyede bilgi sahibi olan kimse yoktur.
“Şu eylemi ile şu suçu işledi” diyecek birine rastlamak mümkün değildir.
Ancak Alican hala cezaevindedir.
Hâkim, tutukluluk incelemesi sırasında savunma hakkı tanımadan karar vermiştir. Alican, savunma yapmak için ısrar ettiğinde ise “buyurun yapın” demiştir; önce karar, sonra savunma.
Temel mesele, gazetecilerin cezalandırılmasıdır.
Bu durum, elbette bazı kişileri rahatsız ettiği içindir.
***
Tüm bu olayların arkasında Adalet Bakanı Akın Gürlek bulunmaktadır.
İstanbul Başsavcılığı’nın uygulamaları nedeniyle eleştirilen Gürlek, Adalet Bakanı olmasının ardından, bakanlık bürokratlarını kendisiyle yakın çalışan isimlerden seçmiştir.
Gürlek, bu süreçte CHP Genel Başkanı Özgür Özel’den “mal varlığı” açıklamasıyla karşılaştı.
Özel, Gürlek’in savcı maaşıyla bağdaşmayacak şekilde zenginleştiğini ve birçok gayrimenkul edindiğini iddia etmiştir.
Bunun üzerine sosyal medya kullanıcıları hemen “Bunlar yalan” demeye başlamıştır.
Elbette iddiaların doğru olmama ihtimali vardır ve Özel’in siyasi kariyeri açısından riskli bir durumdur.
Gürlek, Özel’i yalanladıktan sonra, sadece dört evi bulunduğunu gösteren tapu kayıtlarını paylaştı.
Bu paylaşımlara karşı “bu belgeleri hazırlamak iki dakikalık iş” eleştirisi geldi.
Sonrasında, “iddia sahibi iddiasını ispatlamakla mükelleftir” tartışması başladı.
Ancak burada önemli bir çarpıtma söz konusudur.
İspat yükümlülüğü önemli olsa da, Özel zaten savunduğu belgeleri açıklayarak bu yükümlülüğü yerine getirdiğini savunmaktadır.
Bu bağlamda, kamu görevlisinin mal beyanının gerçekle örtüşüp örtüşmediğinin araştırılması gerekmektedir; ancak bu araştırmanın yapılacağı belirsizdir.
Konu yargıya intikal etmiş olsa bile, sonuçları belirsizdir.
Tüm bu tartışmalar sürerken, Gürlek verdiği bir söyleşide, Özel’i eleştirerek, “Meydanlarda ismimizi yuhalatmak hoş değil” şeklinde açıklamalarda bulundu.
Beklediği siyasi nezaket, bu coğrafyada uzun süredir mevcut değildir. Özel de Gürlek’i bu yönüyle eleştirmiştir.
Ancak mesele yalnızca nezaketle sınırlı değildir.
Haksız yere cezaevinde tutulanlar, hasta olmalarına rağmen serbest bırakılmayanlar ve masumiyet karinesine aykırı olarak peşinen suçlu ilan edilenler gibi sorunlar ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.
Ülkenin öncelikle adalete, ardından da nezakete ihtiyacı bulunmaktadır.</
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



