
Erol Babaoğlu denince aklınıza hangi rolü geliyor? Ben onu uzun süre boyunca Kaosun Anatomisi dizisinde canlandırdığı “Kenan” karakteri ile hatırlayacağım. Çok sevdiğimiz Sıfır Bir ekibinin harika bir projesi olan Kaosun Anatomisi, HBO Max platformunda yayınlanan en iyi “mafya” dizilerinden biri. Dizinin, erkek egemen bir yapı gibi görünmesine rağmen kadın karakterleri etkili bir şekilde konumlandırması, beyaz Torosların bugünkü yansımaları ve Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık olayların izlerini taşıması, onun ötesinde her rolün oyunculuğunun mükemmelliği, mekan, renk ve kostüm seçimleri ile hikaye anlatımı, daha fazla ilgi görmeyi hak eden bir yapım. Erol Babaoğlu dışında, Diren Polatoğulları, Galip Erdal, Serkan Taştemur ve Yerman Gür gibi yetenekli oyuncular da dizide yer alıyor. Başrol oyuncuları Erol Babaoğlu ile birlikte, Aytaç Şaşmaz ve Serra Arıtürk, etkili yönetmenlik ile oyunculuğun nasıl estetik ve karizmatik bir hale getirilebileceğinin örneklerini sunuyor. Kenan’ın eşi Nazmiye karakterini canlandıran Deniz Barut ise, izleyicileri şaşırtacak kadar başarılı. Erol Babaoğlu ile sohbet etmemiş olsam, bu dizi muhtemelen gözümden kaçacaktı. Umarım siz de kaçırmazsınız.
Bu yıl, 4 kısa film ve 2 uzun film ile dünya festivallerinde boy gösterecek Erol Babaoğlu. Tiyatro ve dizilerdeki çalışmalarına da devam ediyor. Hatta Eşref Rüya dizisine katılan en yeni karakteri ile izleyici karşısına çıkacak. Yıllarca hapis tutulduğu hücreden kaçan, İstanbul’a dönen ve kızının hastalığı nedeniyle yer altı dünyasına hızlı bir dönüş yapan “Ölü Yaşar” karakterini canlandıracak olan Babaoğlu, elindeki tespih ile ekranlarda yer alacak.
Sosyal olaylarda her zaman emekçilerin ve hak arayanların yanında yer aldığı için, Erol Babaoğlu’nun oyunculuğundan öte bir yere sahip olduğunu düşünüyoruz. Kendisiyle canlandırdığı ikonik karakterlerden ve son dönemde daha fazla dikkat çeken sinema ödüllerindeki konuşmalarından bahsettik.
– Sizi ilk kez sahnede Red Speedo’da izlemiş ve oldukça etkilenmiştim. Ancak bu soruları hazırlarken fark ettim ki, yıllar içinde çok sayıda oynadığınız roldeki oyunculuğunuza hayran kalmışken, isminiz her yeni rolde yeniden aklıma geliyor. Popüler kültürün bir parçası olmamak, canlandırdığınız karakterlerin sizin isminizden daha öne çıkmasını sağlamak bilinçli bir tercih gibi görünüyor. Bu durum, yeni karakterler canlandırırken işinizi kolaylaştırıyor mu? İzleyicide daha fazla inandırıcılık yaratıyor mu?
Evet, canlandırdığım karakterlerin ismimden daha çok öne çıkması benim için bilinçli bir tercih. Zaten oyunculuğun doğasının böyle olması gerektiğine inanıyorum. Bu, popüler kültüre karşı bir “kaybolma sanatı” değil; daha çok oyuncunun kendi savunmalarını aşarak hikâyeye kendini teslim etme pratiği. Konstantin Stanislavski’nin sözünü dinliyorum, ben sanatta kendimi değil, kendimde sanatı seviyorum.
Benim için oyunculuk, kişinin isminin ötesinde o karakterin sorumluluğunu üstlenmektir. Karakter öne çıktığında inandırıcılık artıyor; hikaye ile birlikte insanın zaaflarını ve çelişkilerini daha katmanlı bir şekilde görebiliyoruz.
– Sizinle konuşurken, “Kurak Günler”den bahsetmemek olmaz. Geriye dönüp bakınca kariyerinizde ve kalbinizde Kurak Günler’in yeri nedir?
Bittikten sonra sizden ayrılmayan bazı işler var. Kurak Günler, benim için bu türden bir iş. Bu film, sahici bir toplumsal bellek ve deneyim filmi olarak duruyor.
Emin Alper’in metni ve rejisi, sadece kasabanın ilişkilerini ve kuraklığını değil; bir kasaba metaforunda, nefessiz bırakan bir ortamda, bir ülkenin vicdanını da sergiliyor.
Bu film sadece bir olay örgüsü değil, aynı zamanda bir soru filmi. İçimizde taşıdığımız bazı soruları daha görünür hâle getiriyor. Güç, adalet, erkeklik ve sessizlik üzerine… “Adalet, güçle çakışınca ne olur ve nasıl çarpıtılır?” sorusunu soruyor ve sadece suçun değil, kötülüğün meşrulaştırılmasının anatomisini de görmemizi istiyor.
– Filmde canlandırdığınız Avukat Şahin’in sert ama nüanslı karakteri, bugün Türkiye’nin güç-adalet tartışmasına nasıl bir ayna tutuyor sizce?
Şahin, klasik “kötü karakter” klişesinin ötesinde, hukukun ve iktidarın gölgesinde güçle kuşatılmış bir birey. O sadece kötü değil; kötü olmanın makuliyetini üretmeye çalışan biri. Burada asıl trajedi, bu karakterin “kötü adam” etiketiyle değil, hukukun ve güç ilişkilerinin içinden bize bakıyor olması. Hukuk kavramını bir oyun alanı haline getiren ve iktidarı meşrulaştıran bu karakterler, sistemin nelerden oluştuğunu gösteriyor. Bu, sadece Türkiye’nin değil, evrensel olarak modern toplumun da bir sorunu. Hukuk ile güç arasındaki sürekli oyun, Kurak Günler’de yüzeysel bir suç hikayesinin ötesinde, izleyicinin iç vicdanıyla tartıştığı bir ahlâk alanı haline geliyor.
– Her ödül konuşmanızda muhakkak ince bir noktaya değiniyorsunuz ve elinizdeki ödülü de -bence- onurlandırıyorsunuz. Sanatçı olarak toplumsal söz söylemenin bedeli ve sorumluluğu sizce nedir?
Ödül törenine yakın günlerde düşündüğünüz, üzerinde çalıştığınız ya da karşı sorumluluk hissettiğiniz konular üzerine konuşmaya eğilimli oluyorsunuz. Orası bir kamusal alan. O an sessiz kalmak da bir tercih, konuşmak da. Konuşmalarımızın amacı, zamanın ruhuna bir tanıklık bırakmaktır aslında.
Sanatçı, yalnızca bireysel sevincini, acısını veya öfkesini değil, aynı zamanda zamanın ruhunu da paylaşmalıdır. Bu ruh, bazen keskin, bazen de sessiz olabilir, ancak sürekli bir diyalog yaratır.
Fotoğraf: Fatih Metin Demirkol
– Ödül törenlerinde tüm dünyada artık politik bir duruş sergilemek ve bir şeyler söylemek adeta bir trend haline geldi. On yıl öncesine kadar bu anlar genellikle sadece duygu dolu teşekkürler veya esprilerle geçiştiriliyordu. Şimdi bu değişim ve herkesin bir şey söylemesi, bazen normal duruşlarıyla hiç ilgisi olmayan konuşmalar yapmaları önemli konuların içini boşaltıyor olabilir mi sizce? Berlinale’de Wim Wenders’ın belirttiği gibi, sinemacıların kendileri mi yoksa işlerinin mi konuşulması gerekiyor?
Ödül törenleri, sadece alkış anı değil; belki de tarihsel bir anda sesin kalıcılığa dönüşme olasılığıdır. Mesleki, maddi ve manevi pek çok riski göze alarak önemli gördüğü bir konuya dikkat çekmek isteyen bireylere saygı duyarım. Hele de söylemin niyeti, söyleyenle, tonuyla, zamanı ve bağlamıyla tutarlıysa etkisi de o oranda sahici olur.
Duygu dolu teşekkür
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



