
Türk Ceza Kanunu’na 2012 yılında eklenen 217/A maddesi, “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” başlığı altında belirli bir suçu tanımlamaktadır. Bu maddeye göre, yalnızca halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile alakalı gerçek dışı bilgilerin kamu barışını bozacak şekilde alenen yayılması durumunda 1-3 yıl hapis cezası öngörülmektedir.
Bu çerçevede, gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler, kanaat önderleri, sosyal medya fenomenleri ve sosyal medya kullanıcıları gibi pek çok kişi sık sık soruşturmalara maruz kalmakta, yargı sürecine tabi tutulmakta ve hatta tutuklanmaktadır.
Son dönemde, özellikle siyasi iktidara yönelik yolsuzluk veya usulsüzlük iddialarını haberleştiren gazetecilerin bu madde kapsamında soruşturma geçirmesi ve tutuklanması sık karşılaşılan bir durum haline gelmiştir.
Geçtiğimiz günlerde, vakıflarla ilgili bazı haberler nedeniyle siyasi iktidarın tepkisini çeken bir gazeteci de bu madde kapsamında tutuklanmıştır.
Öte yandan, muhalefet aleyhine benzer türde yayınlardan dolayı yargılanan ve tutuklanan bir gazeteci olduğuna dair herhangi bir bilgiye ulaşamadım.
Görünüşe göre, ülkede sadece siyasi iktidara yönelik “yanıltıcı bilgiyi yaymak” bir suç olarak değerlendiriliyor; muhalefet için ise aynı durum geçerli değil!
Hukuki açıdan incelendiğinde, bu kanuna göre suçu işlemek aslında oldukça zor bir durum. Bu suçun oluşabilmesi için aşağıdaki tüm koşulların aynı anda ve birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:
Öncelikle, bir bilgiyi “alenen” yaymak gerekmektedir. Alenen yaymak, kamuya açık ve herkesin duyabileceği bir biçimde bilgi paylaşımında bulunmak anlamına gelir; bu da gazete, basın-yayın araçları, sosyal medya gibi mecralar üzerinden olabilir.
İkincisi, yayılan bilginin “gerçeğe aykırı” olması şarttır. Yani, bu bilgi bir “yalan” olmalıdır. Peki, bu bilginin “yalan” olduğuna kim karar verecek?
Günümüzde hangi bilginin “gerçek”, hangisinin “yalan” olduğunu belirlemek oldukça güçtür. Eğer bu konuda aşırı titiz ve ihtiyatlı davranırsanız, gazetecilik yapmanız imkânsız hale gelir. Bilgilerin doğruluğunu anlamak için “bekleyelim görelim” derseniz, haberi kaçırabilirsiniz.
Gazetecilik, doğası gereği hızlı bilgi aktarmaya dayalı bir meslek dalıdır.
Üçüncü olarak, yayılan bilginin “ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili” olması gerekmektedir. Örneğin, bir siyasetçinin özel yaşamı ya da bazı kuruluşlarla ilgili bilgiler bu koşulu sağlamayabilir.
Dördüncü koşul ise, bilginin “sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak maksadıyla” yayılmasıdır. Bu durum ceza hukukunda “özel kast” olarak adlandırılır; normal kastın yeterli olmaması söz konusudur.
Toplumda “endişe, korku veya panik yaratmak” için daha spesifik bir amaç belirlenmesi gerekmektedir. Bu özel kastı kanıtlamak ise oldukça zordur; çünkü suçlamayı yapan tarafın somut delillerle bunu ispatlaması gerekir.
Normalde gazetecilerin bu özel kastın geçerli olması düşünülemez; zira gazetecinin niyeti habercilik yapmak ve bu haberin ilgi görmesidir. Aksini iddia edenlerin de somut verilerle bunu kanıtlaması gerekmektedir.
Son olarak, bilginin “kamu barışını bozmaya elverişli şekilde” yayılması gerekmektedir. Buradaki “elverişli” terimi oldukça kritik bir anlam taşımaktadır; yayılan bilginin toplumda büyük ilgi görmesi ve infial yaratması beklenmektedir. Aksi takdirde suç oluşmamaktadır.
Görüldüğü üzere, bu suçu işlemek hukuken oldukça karmaşık ve zorlayıcıdır. Beş ayrı koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte ve bu koşulların her biri de zor bir şekilde sağlanmaktadır.
Ancak, buna rağmen ülkede bu suçu işleyen sayısının fazlalığı dikkat çekiyor. Ülke, “yanıltıcı bilgi” yaydığı iddia edilen gazeteciler ve siyasetçilerle dolup taşıyor.
Aslında, bu suçu işlediği iddia edilenlerin büyük bir kısmı, gerçekte bu suçu işlemiş değildir. O halde sorun kanunda değil, başka bir yerde yatmaktadır.
Sorunun nerede olduğu üzerine düşünmek ise ayrı bir tartışma konusudur.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



