
İnsan, hayatının en kritik dönüm noktalarından birine geldiğinde, çoğu zaman bu anı geride bıraktıktan sonra fark eder. Birisini son kez ne zaman göreceğimizi bilmek ise imkansızdır. Zira hayat, son vedalar için görkemli sahneler kurmaz, ışıkları karartmaz veya hüzünlü melodilerle duygusal bir atmosfer yaratmaz; aksine, ayrılıklar genellikle sıradan anların, yarım kalmış şakaların ya da alışıldık sabah vedalarının arasına gizlice sızar. Hatta bazen vedalaşmayı bile yapmayız; “sonra” kelimesinin bir gerçeklik olduğu konusunda öyle bir inancımız vardır ki, ayrılmayı her seferinde erteleriz.
O son buluşmada, üzerimizdeki gömleğin düğmesini, elimizdeki çayın sıcaklığını, gökyüzündeki bulutun şeklini fark ederiz; ancak o anın bir uçurumun kenarında durduğunun farkına varamayız. Zaman, o değerli saniyeleri sıradanlık örtüsüne sıkıca sararak bizden saklar. Şanslı olanlar, bilmeden de olsa içlerinde şefkat barındırabilenlerdir. Farkında olmadan söylenen bir “kendine dikkat et” uyarısı, bir montun önünü iliklerken mırıldanılan “üşütme” uyarısı ya da kapı eşiğinde kaybolan bir “seni seviyorum” ifadesi; ileride sığınacağımız, kış gecelerinde içimizi ısıtacak olan yegâne limanlar haline gelir.
Kayıp, o soğuk eliyle kapıyı çaldığında zihin, o son anın içine sığınır ve kendisine orada yeni bir yaşam kurar. Artık gerçeklikte değil, o anın içinde var olur. O kişiye yeniden dokunabilmek, kokusunu bir kez daha ciğerlerine çekebilmek için o sıradan anı bir film rulosu gibi geriye sarıp defalarca izler. Yaşandığı anda hiçbir kutsallığı olmayan o saniyeler; özlem ve pişmanlık süzgecinden geçtikçe büyür ve her bir karesi özenle korunan mabede dönüşür. Bakışlardaki anlık parıltı, elin havada kalışı, kapının kapanma sesi artık dünyanın en önemli olayları haline gelir. Tek arzumuz, o kutsal hatıranın gölgesine çekilip bir nebze huzur bulmak; boğazımızdaki söylenmemiş sözlerin ağırlığını, o son bakışın sakin denizinde eritebilmektir. Çünkü veda, biten bir şey değil; insana ait, durmadan yenilenen bir bekleyiştir.
Gülistan Doku’nun ailesi, yıllarca veda edememenin, beklemenin ve adaletsizliğin acısını yaşadı. 5 Ocak 2020 sabahı, 22 yaşındaki Gülistan, yurdun kapısından çıktığında, kimse o anın bir uçurum olduğunu bilmiyordu.
İlk günden itibaren dosyanın üzerine “intihar” damgası vurulmaya çalışıldı. Yani adalet, yanlış bir ihtimalin peşinde aylarca zaman kaybederken, gerçekler sessizliğin içinde kayboluyordu.
Dosyada adı geçen şüpheliler ve eksik bırakılan işlemler, bu bekleyişi daha da zorlaştırdı. Baş şüpheli Zaynal Abarakov’un telefonuna ancak bir yıl sonra el konulabildi. Gülistan’ın zorla bindirilme iddiaları olan araç, soruşturmanın başladığı gün sessizce şehir dışına çıkarıldı. Şüpheli Engin Yücer’in iki yıl sonra hapis cezası alması ve Abarakov’un adli kontrol kararlarının “adreste bulunamadı” gerekçesiyle aylarca tebliğ edilememesi, dosyanın üzerindeki belirsizliği artırdı.
Ailenin adalet arayışı, Ankara’nın soğuk duvarlarına çarptı; Meclis’e sunulan araştırma önergeleri reddedildi, Adalet Bakanlığı önünde hak arayan aile gözaltına alındı. Ancak ablası Aygül Doku’nun ve kadın örgütlerinin vazgeçmeyen sesi, dosyayı tozlu raflardan indirmeyi başardı.
31 Ekim 2025’te değişen savcı ile birlikte 700 saatlik kamera görüntüsü dosyaya eklendi. Ve altı yılın ardından nihayet 9 kişi tutuklandı. Gözaltına alınanlar ve tutuklananlar arasındaki isimler, dosyanın neden altı yıl boyunca ilerleyemediğini acı bir biçimde ortaya koyuyor. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu Mustafa Türkay Sonel’in şüpheli olarak dosyada yer alması, “adaletin terazisi” üzerindeki ağır yükleri yeniden sorgulamamıza neden oluyor. Güç ve yetki sahibi kişilerin gölgesi, kanıtların üzerine düştüğünde adalet neden “kör ve sağır” kalır?
Adalet bazen yavaş ilerler çünkü gerçek, yalanın aksine sabır gerektirir. Ancak Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi, adalet bazen “yavaş” olduğu için değil, “engellendiği” için gecikir. Kanıtlar karartıldığında, şüpheliler nüfuz zırhına büründüğünde ve “kamu düzeni” adına bir genç kadının hayatı ikincil plana itildiğinde; adalet sadece gecikmez, aynı zamanda yara alır.
Geciken adalet, yalnızca suçlunun ceza almadığı bir süreç değildir; aynı zamanda bir ailenin altı yıl boyunca o “son bakışın” acısında hapsolmasıdır. Eğer bir savcının değişmesi ve kameraların yeniden incelenmesi 9 kişinin tutuklanmasına yetiyorsa, sormak gerekir: Altı yıl boyunca o görüntüleri kim, neden izlemedi?
Bir kapı nihayet aralandı ama o kapıdan sızan ışık, geçen altı yılın karanlığını tamamen aydınlatabilir mi? Adalet nihayet gelse de, geçen zamanın ve dinmeyen bekleyişin hesabını kim verecek? Çünkü geç gelen adalet, bazen adaletsizliğin en nazik hali olarak karşımıza çıkar.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



