
GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN – 20
Gece vakti yaşlı anılarla dolu günlüğümün sayfalarında kaybolmuş durumdayım…
KATOWİÇE, 3 Mart 2018
Dün Kraków’dan otobüsle Katowiçe’ye geldim. Bu şehir bana hiç iyi hissettirmedi. Karanlık ve kasvetli bir atmosferi var. Otel odasında duvarlardaki eski fotoğraflara bakarken içim sıkılıyor. Savaş sonrası, insansız, siyah beyaz sokak fotoğrafları… Neden böyle? Geçmişin acılarını hissetmemiz için mi? Katowiçe’de melankoli ve pesimizm derinlere kök salmış. Bir bara sığınmayı tercih ediyorum. Barmenin Coca-Cola’ları açarken çıkardığı pat pat sesler dikkatimi çekiyor, bu gösteri hoşuma gidiyor. Herkes farklı bir şekilde var olmaya çalışıyor. Kendi memleketimi düşünüyorum. TRT’nin 142 Türkçe, 66 Kürtçe şarkıyı yasakladığı ortaya çıkıyor. Başbakan yardımcısı da “Diğer televizyonlar da böyle davransın” diye bir fetva veriyor. Türkiye’ye hangi açıdan bakarsam bakayım, oynaşan hortlakların ölüm dansları gözlerimin önüne geliyor. Derinleşen bir “sivil darbe” ortamı ve yayılmakta olan “devlet terörü” görünür hale geliyor. Meclis’in yetkileri gasp ediliyor, devlet hukuktan giderek uzaklaşıyor. Yargı ve medya, biat eden kurumlar haline getiriliyor. Tek sesliliğin ve tek tipliliğin hâkim olduğu bir toplumsal yapı hızla inşa ediliyor. Eleştirel sesler terör propagandası, darbecilik ya da casusluk olarak eziliyor. İtirazlar cezalandırılıyor, muhalefet sindiriliyor. Mahkeme ve hapishaneler dolup taşıyor. Farklılıkları ortadan kaldırmak için yeraltında çeteler örgütleniyor. “Suikast timleri” hakkında konuşmalar yapılıyor.
Erdoğan’a dur demek için “demokrasi bloku” oluşturmalı
Simsiyah bir korku dalgası giderek büyüyor. Bu Türkiye beni korkutuyor! Bu, benim görmek istediğim Türkiye değil. Erdoğan’a dur demek için, demokrasiyi yeniden inşa etmek adına muhalefetin önyargılarından sıyrılması gerekiyor. Kendi aralarında bir diyalog kanalı açmalı ve bir “demokrasi bloku” oluşturmalılar. Başka çare yok, bir demokrasi bloku, demokrasi cephesi şart. Muhalefet liderleri bu gerçeği görüyor. Ancak bunu görmek başka, gereğini yapmak başka bir şey. İyimser olamıyorum. Bir şiir aklıma geliyor, “Rüyamda korkunun bittiğini gördüm” diyor.
Dün gece rüyamda korkunun sona erdiğini gördüm; kadınlar ve erkekler birlikte geldiler yeniden ve her şey sessizlik içindeydi soluk ay ışığında. Böyle bir sabrın zafer şarkısı gülüyor, gülüyorlar bana ve günler, yeryüzünün o geniş örtüsünü çekiyorlar üstüme, otlar, ağaçlar ve çiçeklenen mevsimle kim bilir neden.
(Robert Creele, çeviren Cevat Çapan)
Yarın sabah erken Katoviçe’den otobüse binip Çekya topraklarına, Milan Kundera’nın memleketi Brno’ya gideceğim…
Milan Kundera
“Ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan”
Küçük dört tekerlekli bavulumla, tren, minibüs ve otobüsle yaptığım bu yolculuk bana gençliğimi, 1960’lı yıllardaki İngiltere tatillerimi anımsatıyor. O eski seyahatler, gözümün önünden bir film şeridi gibi geçip gidiyor. Bu hüzünlü coğrafya, ruh halimi de yansıtıyor: Hüzün… Kendimi çaresiz ve çıkmazda hissediyorum. Memleketin hapishanelerini düşünmek içimi acıtıyor ve Çetin Altan’ın ölümünden önceki sözleri aklıma geliyor:
Ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.
Hayal ettiğimiz ülke bu değildi.
Evet, Çetin Abi; 74 yaşına geldim, benim hayal ettiğim Türkiye de bu değil. Amerikalı tarihçi Timothy Snyder’in Bloodlands isimli kitabını okurken, 1930’lardan itibaren Hitler ve Stalin’in pençesinde kan akmış bu topraklarda dolaşırken, tarihin nasıl acımasız bir şekilde yazıldığını düşünüyorum. Acıların insanları ve toplumları olgunlaştıracağına dair inancım ise ne yazık ki pek de güçlenmiyor.

Popülist, milliyetçi, ırkçı ve otoriter partiler yükseliyor
Bu topraklarda yaşanan acılardan sonra, ırkçı ve fanatik milliyetçiliğin yeniden yükseldiği bir dönem içerisindeyiz. Bu durumu anlamak zor. Moskova’da Putin, Leninlerin ve Stalinlerin özlemi içinde. Avrupa Birliği’nin kafası karışık. Kıtanın popülizmi ve milliyetçiliği, AB’nin barış temellerini tehdit ediyor. Polonya, Macaristan ve Çekya, demokrasi ve hukukun dışına itilmekte. Amerika’da Trump’ın yönetimi de başka bir felaket. Batı dünyasını oluşturan demokrasi, hukuk, insan hakları ve özgürlük gibi değerler, ticaret savaşlarıyla tehlikeye atılıyor. Britanya, Avrupa Birliği’nden çıkacak kadar güçlenebilen popülist ve milliyetçi dalga, demokrasinin beşiği olan bu ülkeyi sarsabilir mi? Muhafazakâr basının manşetlerinde, İngiltere’de bile “halk düşmanları” denilen yargıçlar görülüyor. “Ben sandıktan çıktım, her şeyi yapabilirim” zihniyeti, demokrasinin temeli olan yargı bağımsızlığı ve güçler ayrılığını tehlikeye atıyor. Kamuoyu araştırmaları, “güçlü lider” beklentisini ortaya koyuyor. Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya ve bir zamanların liberal Hollanda’sında durum pek de parlak değil. Popülist, milliyetçi, ırkçı ve otoriter partiler, siyaset sahnesinde ürkütücü bir şekilde yükseliyor. Kitleler yeni bir çatışma ortamı içinde… Küreselleşmenin yarattığı adaletsizlik, işsizlik ve göç gibi derin sorunlar, 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonraki demokrasi ve özgürlük dalgasını tersine çevirmeye başladı. Sanki dünyayı büyük bir sarsıntı bekliyor. Barış ve özgürlüğü daha çok özleyeceğimiz bir dönem önümüzde.
İç hesaplaşmasını bitirdiğini ya da bitirebileceğini
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



