
CI Bloom, her yıl daha fazlasını sunma vaadinde bulunuyor: Ünlü sanatçıların eserleri ve Instagram’da öne çıkacak bol miktarda yapıtın yanı sıra, genç sanatçılara da daha fazla fırsat tanınıyor.
Bu yılki 5. edisyonda yer alan offgrid art project ve OTMAR URAS’ın ortak seçkisi, bu vaadin somut bir örneği olarak öne çıkıyor. LK-30 numaralı stantta, Deniz Aktaş, Dilge Kutluoğlu, Leyla Borovalı ve Yunus Aras gibi dört sanatçı bir araya geliyor. Bu sanatçılardan biri kağıt üzerinde yıkımı işlerken, diğeri seramiği inatçı bir özne olarak ele alıyor; bir diğeri masalsı ve rahatsız edici unsurlar arasında ince bir denge kuruyor, sonuncusu ise malzeme ile atölyede karşılaştığı deneyimlerini yansıtıyor.
Dört sanatçıyla sergi öncesinde gerçekleştirdiğimiz kısa sohbetlerde, malzeme, bellek ve ritmin yaratımı üzerindeki etkilerini konuştuk.
DENİZ AKTAŞ
1987 yılında Diyarbakır’da doğan Deniz Aktaş’ın eserlerinde, yaşadığımız her şeyin yüzümüze vurduğu bir sessizlik, bazen boşluk ve sertlik hissediliyor. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine devam eden sanatçı, mekân, bellek ve anı konularında en iyi yansıma sağlayan isimlerden biri.

– Çizimlerinde en çok ‘sonrası’ var: yıkımın sonrası, terk edilmenin sonrası. Seni çeken şey hep izler mi?
İz, benim için bir sonuç değil; sürecin kendisidir. İzleri, geçmişte olmuş bir şeyin kalıntıları olarak değil, hâlâ etkisini sürdüren bir oluş hali olarak değerlendiriyorum. Bu nedenle resimlerimde zaman lineer bir şekilde ilerlemez; geçmiş, şimdi ve sonrasının iç içe geçtiği bir yapı oluşturur.
Yokluk burada bir varlık biçimine dönüşüyor. Terk edilmenin sonrası, görünmeyenin ağırlığını yansıtır. Bu durum, iz kavramını eksiklik üzerinden var olma düşüncesine yaklaştırır. Sessizlik, benim için güçlü bir anlatım aracı. Yıkım genellikle gürültü, enkaz ve tahribatla ilişkilendirilir; oysa ben, o gürültü geçtikten sonra geriye kalan durgunluğa odaklanıyorum. Mekân, bu bağlamda bir hafıza taşıyıcısı olarak öne çıkar. İşlerimde mekânlar sadece fiziksel alanlar değil, yaşanmışlıkların izlerini barındıran katmanlı yapılardır. Duvarlar, yüzeyler ve boşluklar, hafıza alanları gibi işlev görür. Beni sürükleyen izler, geçmişe ait kalıntılar olmaktan ziyade, hâlâ konuşmaya devam eden ve zamana yayılan varlıklardır.
– İnsan figürü eserlerinde neredeyse yok ama yaptıkları var. Hepimizin hayatı başkalarının yaptıklarının etkisiyle şekilleniyor mu, yoksa o siyah-beyazı renklerle kaplayamaz mıyız?
Karamsarlığı tamamen göz ardı etmiyorum; çünkü bazen riskleri görmek ve temkinli olmak gereklidir. Ancak her şeyi tek bir olumsuz ihtimale indirgemek de doğru gelmiyor. Hem zor ihtimalleri göz önünde bulundurmayı hem de daha iyi olasılıklara yer açmayı tercih ediyorum. Figürün yokluğu, eksiklikten ziyade bir yer açma biçimi olarak düşünülebilir. Figür görünmez, ama etkisi her yerde dolaşır; yüzeylerde, boşluklarda, izlerde. Dolayısıyla “hepimiz başkalarının yaptıklarının etkisini mi yaşıyoruz?” sorusu önemli. Her mekân bir öncekinin izini taşır, her durum bir öncekinden devralır. Ancak bu, yalnızca edilgen bir varoluş anlamına gelmez. İşlerimin dünyasında görünüşte siyah-beyaz olan atmosfer, aslında mutlak bir karanlık değil; daha çok askıda kalmış bir durumdur. Tamamlanmamış, kapanmamış ve hâlâ değişebilir bir alandır. Dolayısıyla o “renklerle kaplamak” meselesi, dışarıdan getirilmiş bir müdahaleden ziyade, zaten orada potansiyel olarak bulunan bir ihtimal olarak değerlendirilebiliriz. Başkalarının bıraktığı izlerin içinde yaşıyoruz; ama o izler sabit değil. Onlarla ne yapacağımız, onları nasıl taşıyacağımız ya da dönüştüreceğimiz hâlâ bize aittir. O siyah-beyaz alan belki tamamen kapatılamaz ama içine sızan, yavaşça yayılan renkler mümkündür. Ve belki de tam olarak o geçiş hâli…
– Adını bienaller ve sanat fuarlarında sıkça görüyoruz. Bu tür etkinlikler sanatçıyı görünür kılan alanlar mı, üretimini nasıl etkiliyor?
Bienaller, kurumlar ve sanat fuarları, sanatçıyı görünür kılan, işlerini daha geniş bir bağlama taşıyan önemli alanlardır. Bu anlamda önemli bir dolaşım ve karşılaşma imkânı sunarlar. Ancak belirli takvimlere, temalara ve beklentilere bağlı yapılar oldukları için, üretimi ister istemez bir ritme sokar. Bu ritim bazen hızlandırıcı olabilir. Belirli bir süre içinde iş üretmek, kararları netleştirmeyi ve süreci yoğunlaştırmayı gerektirir. Ancak bu yoğunluk her zaman verimli bir hız anlamına gelmez. Zira bazı işler zamana yayılmak, beklemek ve katmanlanmak ister. Dolayısıyla, bu yapıların etkisi biraz çift yönlüdür: Bir yandan üretimi görünür kılar, diğer yandan bazı olasılıkları dışarıda bırakma riskini beraberinde getirir. Özellikle daha sessiz, daha yavaş gelişen ya da hemen kendini göstermeyen işler bu döngüde geri planda kalabilir. Bu nedenle mesele belki de bu ritme tamamen kapılmamaktır. Onun dışında kalan, aceleye gelmeyen bir üretim alanını korumak önemlidir. Çünkü asıl dil çoğu zaman o yavaşlıkta, o bekleme hâlinde ortaya çıkar.
LEYLA BOROVALI
Fürey Koral okulundan yetişen Leyla Borovalı’nın eserlerinde renklerin yoğunluğu ve formların akışkanlığı dikkat çekiyor. 1998 yılında İzmir’de doğan sanatçı, 2020 yılında Parsons School of Design, New York’tan mezun olmuş ve sanat eğitimine 2024’te Royal College of Arts, Londra’da yüksek lisans yaparak devam etmektedir. Çalışmaları, malzemenin doğası ve form ile anlatı arasındaki ilişkilere odaklanırken, kültürel hafıza ve kimlik temalarını araştırıyor. Geleneksel Türk-Akdeniz tekstillerinden, ipek yorganlar, kilim motifleri ve el işi oyalardan ilham alıyor. Daha çok seramik eserleriyle tanınan Borovalı, sanatsal pratiğini illüstrasyon ve baskı teknikleriyle de genişletiyor.

– Farklı alan
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



