
Bir devlet, hem güvenli hem de tehditkar bir yapıya sahip olabilir mi?
Eğer güvenli olmanın bedeli, özgürlüklerden feragat etmekse, bu mümkün olabilir.
Güvenin ve tehditkar durumun ne olduğu, bağımsız düşüncelerle değil, devlet otoriteleri tarafından belirlendiğinde ve bu tanımlar geniş halk kitleleri tarafından sorgulanmadan kabul edildiğinde, bu durum daha da kolaylaşır.
Bu ülke, güvenli devlet kavramıyla 12 Mart’ta tanıştı ve çoğulcu demokrasi ile özgürlüklere imkan tanıyan bir anayasadan giderek uzaklaşmaya başladı. Farklı görüşlere sahip siyasetçilerin ülke sorunlarına ortak çözümler bulma ihtimali sorgulanmaya başlandı.
Sokaklardaki kaos, devletin yürütme gücünün sağlam bir otoriteye ihtiyaç duyduğuna dair inancı güçlendirdi.
Meclisteki anlaşmazlıkların büyümesi, eşitlikçi bir koalisyon yerine merkezi bir liderliğin daha güvenli olacağı düşüncesinin doğmasına yol açtı.
Dünyadaki iki süper güç arasında sıkışan ülkede, sağ-sol çatışmaları sonucu gençlerin her gün hayatını kaybettiği bir karmaşa ortamında yaşanan siyasi belirsizlikler, parlamenter sisteme olan güveni azaltarak “güçlü lider” talebini artırmaya başladı.
O güne dek dünyanın en özgürlükçü anayasası ile övünen bu ülke, artık “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” sorusunu sormaya başladı.
Ve bu soruya, en yanlış yanıtı verdi.
Güvenlik adına, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden yavaş yavaş vazgeçildi.
Bugün, o yanlış cevabın sonuçlarını en ağır şekilde yaşayan bir toplum durumundayız.
12 Mart 1971’den itibaren “güçlü devlet” fikrine inanan, 12 Eylül sonrası özgürlükçü 61 Anayasası’na dönüp bakmayan ve asker tarafından dayatılan 81 Anayasası’nı değiştirme vaadiyle iktidara gelen bir otoritenin tehditlerini öngöremeyen bir çoğunluğun tercihleriyle, “güvenli devlet” ve “tekinsiz” sistem tam anlamıyla hayatımıza girdi.
Güvenli devlet, aynı zamanda tekinsizdir; çünkü:
Devletin siyasal ve hukuki yapısında güvenliğin, özgürlükler ve demokratik denetimden daha önde gelmesi, tehlikeli bir durum yaratır.
Güvenli devlet modelinde tüm toplumsal ve siyasal meseleler, bir tartışma ve uzlaşma alanı değil, “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanır.
Devletin sistemini korumak adına olağanüstü yetkilere, kapsamlı bir gözetim hakkına ve güçlü bir yürütmeye sahip olma hakkını kendinde görür.
Güvenli devlette, polis ve istihbarat güçlerinin yetkileri genişletilir.
Sıklıkla olağanüstü hukuk araçları devreye sokulur.
Göz ardı edilmeden sıkıyönetim ve olağanüstü hâl ilan edilir.
Geniş kapsamlı terör yasaları yürürlüğe girer.
Karar alma yetkileri, yürütme organında yoğunlaşır.
Polis, istihbarat ve asker, siyaset üzerinde daha etkili bir hale gelir.
Toplum, devlet tarafından daha yakından izlenir. Terörle mücadele adı altında özgürlüklerin tartışma alanı daraltılır veya tamamen ortadan kaldırılır.
12 Mart 1971’de güvenli devlet fikriyle tanışan ve güvenlik uğruna bağımsızlığından, özgürlüklerinden ve adalet taleplerinden yavaş yavaş vazgeçmeyi kabullenen bu toplum, bugün halkına güven vermeyen bir devletle başa çıkmanın yolunu hala “güçlü liderde” aramaya devam ediyor. Ancak bu arayış, güvenli devlet yapısının güçlenmesinden başka bir sonuca yol açmıyor.
Belki de;
Korkunun egemenliğinden kurtulmanın tek yolu, cesur olmak değil, korkmamak olmalıdır. Güvenli devletlere değil, özgürlükçü sistemlere; güçlü liderlere değil, iyi kalpli yöneticilere ve güce değil adalete değer veren insanlara ihtiyaç vardır.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



