Hasibe Eren: Sıdıka’dan Figen’e Kadın Rolleri

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Hasibe Eren: Sıdıka’dan Figen’e Kadın Rolleri

Türkiye’deki oyuncular arasında bazıları, kendilerini bir rolle hafızalarımıza kazıdıkları için şanslı sayılabilir. Hasibe Eren ise, Sıdıka, Makbule ve Gülistan gibi üç ikonik karakterle aklımızda kalmayı başarmış bir isim. Bu karakterlerin her biri, farklı şekillerde dört duvar arasında sıkışmış kadınları temsil ediyor. Fırsat bulsalar daha büyük başarılara koşabilecek bu kadınlar, hayatlarını başkalarına bakım vererek geçiren, zeki ve komik kişilikler. Eren, yeni oyunu Bir Aile Provası’nda da benzer bir sıkışmışlık durumunu canlandırıyor; annesi Alzheimer hastası olan yazar Figen rolüne hayat veriyor.

Hasibe Eren, sahip olduğu nadir yetenekle dikkat çeken bir oyuncu. “Bu kadınları canlandırırken gösterdiği derinlik nereden geliyor?” sorusunun yanıtı, onun çocukluğuna kadar uzanıyor. Oyuncu olma hayali kurmuş ama bu konuda destek görmemiş. Yetişkinliğinde ise, annesine bakım vermekle yükümlü kılınmış. “Sorumluluk paylaşmayı bilmediğim için” diyor. Bu durum, birçok kişi için tanıdık gelebilir.

Çocukluğunda en büyük hayali özgür bir yaşam kurmak olan Eren, “O yüzden özgür hissedemeyen kadınları anlıyorum ve yüreklendirmeye çalışıyorum” diyor. Bu yüreklendirme çalışmaları, toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki gönüllü projeleriyle de devam ediyor. Eren, sektörde tanınan hak savunucularından biri olarak, canlandırdığı karakterlerin sağladığı etkiyi, mütevazılıkla kabul etse de, en saygın şekilde kullanmaya özen gösteriyor.

Hayatında artık kendi haklarını savunduğu ve kendi seçimlerini yaptığı bir olgunluğa ulaşmış durumda. Seçilmiş bir aile kurmuş ve onlarla birlikte çalışacağı koşulları da oluşturmuş. Bir Aile Provası, bu aileyle gerçekleştirdiği bir iş olarak öne çıkıyor.

Hasibe Eren ile doğal ve komik bir sohbet gerçekleştirdik. Aile olma becerilerimizi, kadına yüklenen bakım emeğini, kadın oyunculara konan limitleri, anne olmama seçimini ve yarattığı ikonik karakterleri konuştuk. İşte sohbetimizin detayları.

– Utanarak söylüyorum ama bu benim seni ilk kez sahnede izleyişim. Sanırım üç yıldır da yeni bir oyun yapmıyordun. Bir Aile Provası’nın nesi seni cezbetti? Neyi beğenip “Tamam, oynarım” dedin?

Aslında bu meseleye şuradan başlamalıyız. Yazar Evrim Yağbasan benim otuz yılı aşkın dostum. Hayattaki en yakın arkadaşım. Üniversite tiyatrosu yaptık birlikte. Yazmaya olan tutkusunu fark ettiğimde onu cesaretlendirip yazarlık kurslarına gitmesi için teşvik etmiştim. Evrim, yaratıcı yazarlık alanında büyük ilerleme kaydetti ve birçok eser ortaya koydu. Sonunda birkaç yıl önce ona, “Artık benim de oynayabileceğim bir şey yazar mısın?” dedim. Uzun bir süre çalıştıktan sonra Bir Aile Provası ortaya çıktı.

– Bir oyunun kağıt üstünden sahneye taşınma süreci nasıl gerçekleşiyor? Oyunu beğendikten sonra ne yaptınız?

Yazım süreci tamamlandıktan sonra dramaturgumuz Erdem Avşar ile Evrim’i bir araya getirdik. Son düzeltmeleri yaptıktan sonra oyunu BKM’ye götürdüm. Devin’e (Özgür Çınar) okuttum ve “Böyle bir oyun var. Benimle oynamak ister misin?” dedim. O da tiyatro yapma arzusundaymış ve benimle oynamaktan mutluluk duydu. BKM de projeyi destekledi. Geri kalan oyuncu kadrosunu yönetmenimizle birlikte oluşturdum.

Yönetmenimiz Gülhan Kadim de çok önemli bir isim. Bu kadar güzel bir metnin hem mizahını hem de sakin anlarını yaratabilen yönetmen sayısı oldukça az. Onun sahnelemelerine hayran kaldım. Projeye dahil olmanın mutluluğunu yaşadım. Daha sonra üretim aşamasından tamamen oyuncu olmaya ve içsel krizlerimi yaşamaya odaklandım.

– Nasıl krizler yaşadın?

Zordu çünkü bu özgün bir metin. Gerçek olmasını sağlamak için çaba gösteriyorsun. Oyunun ritmi çok kritik. İlk sahnede tam zamanında giriyorum ve bunun stresi beni çok etkiledi. Ancak yönetmenimizin bu süreçteki başarısı da dikkat çekici. O kadar güzel ve yumuşak bir çalışma ortamı sağladı ki… Anların gerçek olabilmesi için gereken teknik detayları özenle kurdu. Ne istediğini çok iyi biliyordu ama bizden gelen her şeye de açıktı. “İlk oyun hiç prömiyer gibi değildi, oturmuş bir oyun gibiydi” demiştin ya, bu benim 30 yıllık profesyonel hayatımda yaşadığım bir ilk. Gülhan, 15 gün önce oyunu sahneye koydu ve kalan süre boyunca prömiyere kadar akış alıp oyunu daha da geliştirmemize olanak tanıdı. Bu da yönetmenimizin başarısıdır.

– Aile olma işinde iyi misindir? İyi bir aile üyesi misin?

Ne yazık ki evet. Olmayı tercih eder miydim? Hayır. (Gülüyor…) Çünkü omzuma fazla yük biniyor. Değişmeye çalışıyorum.

– Annen, baban hayattalar mı?

Annemi kaybettik. Özellikle onun hastalığı sırasında geçen üç yıl çok zordu. Kanserle mücadele ediyorduk. İki kardeşim olmasına rağmen, bu süreçte babamla yalnızdık. Erkek kardeşlerim, “Sen daha iyi anlıyorsun, sen doktorları daha iyi tanıyorsun, sen annemin ihtiyaçlarını daha iyi biliyorsun” diyerek sorumluluk almaktan kaçındılar. Bu, belki de benim sorumluluk paylaşmayı bilmediğimden kaynaklanıyordu. Her şeye “ben yaparım” diye atladığım için böyle oldu. Bu durum sadece ailem için değil, seçtiğim ailem ve arkadaşlarım için de geçerli. Ama terapi, bu konuda bir mucize. Sorumluluğum olmayan şeylere karışmamayı, hem kendi haklarımı hem de başkalarının haklarını korumayı öğreniyorum. Yaş ilerledikçe öğreniyoruz.

– Ortanca çocuk olmanın getirdiği bir “yardımcı çocuk” rolü var mı? Ne demek bu?

Yardımcı çocuk, ailede “Hadi kızım, annene yardım et, hadi yavrum, sen kendin halledersin. Bize ihtiyacın yok. Kardeşine yardımcı ol.” denilen çocuk. Şimdi düşünüyorum da, bu sorumlulukları aldığımda ne kadar küçükmüşüm. Keşke benim de biraz şımarmama izin verilseymiş.

– Öyle büyüyen çocuklar, yetişkinliklerinde de destek istemeyi bilmeyen insanlar haline gelebiliyor. İlişkilerde karşıdan “söyleseydin, yapardım” gibi cümleler duymak yıpratıcı olabili

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın