
Günümüzde pek çoğumuzun en anlamlı anları belki de “kaçırdıklarımızda” gizli?
Bazı bireyler bu durumu kavramışken, diğerleri böyle bir olasılığı bile düşünemiyor.
Modern yaşamın getirdiği hız, bizleri öylesine koşturuyor ki, bu akışın içinde kalmak neredeyse bir alışkanlık halini almış durumda. Hızlı düşünmek, hızlı karar almak ve hızlı hareket etmek derken, farkında olmadan başka bir şeyi geride bırakıyoruz: duygusal hissedebilme yetimizi.
Bu tempoya o kadar alıştık ki, küçük mutluluklar gözümüzün önünde durmasına rağmen kayboluyor. Büyük şehirlerde yaşayan birçok kişi için her gün doğum ve batım, birbirinin tekrarı gibi. Oysa her gün, gökyüzünün kendine özgü bir dokusunu taşıyan eşsiz bir doğum ve batım anı. Ama çoğu zaman başımızı kaldıracak kadar bile yavaşlayamıyoruz. Yavaşladığımızda ise gün bitmiş, tüm görevler tamamlanmış ve bitkin düşmüş oluyoruz.
Son olarak sabah kahvenizin tadını gerçekten aldığınız an ne zaman yaşandı? Baharın açan çiçeklerinin, meyve çiçeklerinin farkında olan kaç kişiyiz? Yolda yürürken, kafasını kaldırıp ağaçların arasından süzülen ışığı fark ettiğinde heyecanlanan kaçımız var?
Modern yaşam, bizi sadece hızlandırmakla kalmıyor; aynı zamanda algımızı, dikkatimizi ve sabrımızı daraltıyor. En çok da hayata temas etme yetimizi zayıflatıyor.
Bir anda yoruluyoruz. Şikayet ediyoruz, öfkeleniyoruz. Kendimizi dünyanın, hayatın veya evrenin merkezine koyuyoruz; her şeyin beklentilerimize uygun şekilde akmasını istiyoruz. Kontrolümüz dışında gelişen en küçük bir aksilikte, durup düşünmek yerine hemen tepki veriyoruz.
Oysa mesele, hayatın bize sunduklarından çok, bizim ona nasıl baktığımızla ilgili.
Örneğin, en son ne zaman yağmurdan kaçmak yerine durup onu hissettiniz? Damlaların yüzünüze değmesini, saçlarınızdan süzülmesini, bedeninizde yaratılan o serin ferahlığı hissettiniz mi?
Ya da beklediğinizden daha serin geçen bir bahar gününde rüzgârdan şikayet etmek yerine onunla yüz yüze geldiniz mi? Sadece birkaç saniye bile olsa… Gözlerinizi kapatıp sesini dinlediğinizde, serinliği göğsünüzde hissettiniz mi?
“Her Şey Darmadağın Olduğunda” adlı eserinde Pema Chödrön, zihnimizin benlik imgesiyle meşgul olma halini “kör ve sağır” olmaya benzetiyor. Ve devam ediyor: “Bu, başımıza siyah bir başlık geçirerek kocaman bir yabani çiçek tarlasının ortasında durmaya benzer. Bu, kulaklarımız tıkalıyken üstüne, şakıyan kuşların tünediği bir ağaca rastlamaya benzer.”
Bu benzetme oldukça çarpıcı, değil mi?
Modern dünyada insanlar çoğu zaman bu şekilde yaşıyor. Hayatın ortasında ama hayatla temas etmeden. Güzelliklerin içinde ama ona kapalı. Bolluğun içinde ama azla yetinen. Seslerin, renklerin, dokuların tam ortasında ama sanki camın arkasından bakar gibi.
Chödrön, bu acılığın ve dargınlığın ortasında bile yakalayabileceğimiz “maitri” halinden bahseder. Bazen en dar hissettiğimiz anlarda bile; “bir çocuğun ağladığını duyar veya birinin pişirdiği ekmeğin kokusunu alırız. Havanın serinliğini hisseder veya ilkbaharın ilk çiğdemini görürüz. Kendimize rağmen, arka bahçemizdeki güzellik bizi dışarı çeker.”
Maitri; belirli bir inançla sınırlı kalmayan ama özellikle Budist pratiklerle derinleşmiş olan bir haldir. İnsanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi yumuşatan, genişleten bir farkındalık hali olarak tanımlanabilir.
Bu, kendimize ve hayata karşı geliştirebileceğimiz yumuşak, dikkatli ve açık bir tutumdur.
Maitri; sadece görmeyi değil, gerçekten bakabilmeyi; sadece duymayı değil, gerçekten işitebilmeyi; sadece yaşamayı değil, yaşadığını fark edebilmeyi temsil eder.
Ayrıca, yoğun zihinsel faaliyetten ve benlik imgesiyle meşgul olma halinden uzaklaştığımız zamanlara ulaşabildiğimiz yumuşak ve açık bir hal olarak da tanımlanabilir.
Bu hal, hayatın akışına direnmek yerine onunla birlikte bir akışta olma hissini de beraberinde getirir.
Son günlerde bu konuyla ilgili bir sosyal medya paylaşımına denk geldim. Video, modern dünyada yogayı ve içsel dönüşüm pratiklerini yaygınlaştırmasıyla tanınan Sadhguru’ya ait.
Sadhguru, paylaşımında şöyle ifade ediyor:
“Zihniniz kendi imgenizle meşgul değilken ayaklarınız kendiliğinden dans eder. Okyanus sizce neden kendi akışında dans ediyor? Doğada her şey dans eder. Peki insanlar! Neden kalbiniz bütünlük içinde değil ve neden zihniniz bu kadar kendinizle meşgul? Yaratıcı gücün kaynağının kalbinize ve zihninize akmasına izin verin. İşte o zaman hayat bir dansa dönüşür.”
Zihnimizle olan ilişkimizi sorgulamak zorundayız.
Bizi diğer canlılardan ayıran şey, yalnızca bir zihne sahip olmamız değil; aynı zamanda o zihinle kurduğumuz ilişkinin derinliğidir. Düşünebilmek, hatırlayabilmek, hayal edebilmek, problem çözebilmek… Ancak belki de en çok, kendimiz hakkında düşünebilmek. Bu sebeple insan, kendi içine bu kadar kolay dolanabilen tek varlık.
Zihnimiz, farkındalığın kapısını aralayabilecek kadar ferah; ama aynı zamanda kendi hikâyemizin içine hapsedebilecek kadar ısrarcı olabilir. Eğer zihnimizle üzerinde kontrolümüzün olmadığı bir ilişki kurarsak, kendimizi anlatmaya devam ederiz. Kim olduğumuzu, neyi hak ettiğimizi, başımıza gelenlerin nedenini… Ve farkında olmadan, hayatın kendisiyle temas kurmak yerine onun hakkında düşünmeye başlarız.
Bir ağaca, bir çiçeğe veya bir gün batımına sadece bakmak yerine “ne kadar güzel” diye düşünürüz. Bir anın içinde olmak yerine onu anlamlandırmaya çalışırız. Hissetmek yerine, hissettiklerimizi tarif ederiz.
Tam bu noktada, zihin bir araç olmaktan çıkıp bir perdeye dönüşüyor. Hayat hâlâ orada; ama biz ona doğrudan temas etmek yerine, zihnimizin filtresinden geçeni deneyimliyoruz. Bu filtre çoğu zaman geçmişin tortuları ve geleceğin beklentileriyle bulanıktır.
Oysa yaşam enerjisi bu kadar karmaşık değildir. O akar, dokunur, değer… Beklemez.
Çoğu zaman bu akışın ön
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



