
Mahfi Eğilmez
George Orwell’in ünlü eseri 1984, hukukun iktidar ilişkisini sorgulayan bir distopya sunarak okuyucuyu derin düşüncelere sevk eder. Bu kurgusal evrende hukuk, bireyi korumak ve öngörülebilir kurallar sağlamak yerine, iktidarın sürdürülmesi için bir araç haline gelmiştir. “Büyük Birader” figürü, sadece bir siyasi lideri temsil etmekle kalmaz; aynı zamanda hukukun doğasını ve uygulanma biçimini belirleyen bir otoriteyi simgeler. Böylece, hukuk dışsal bir kısıtlama olmaktan ziyade, iktidarın içsel bir işlevine dönüşmüştür.
Hukukun siyasallaşması meselesi, bu noktada daha fazla anlam kazanır. Siyasallaşma, hukukun tarafsızlığını kaybetmesi ve siyasi rekabetin bir parçası haline gelmesi demektir. Bu durumda, hukuk bağımsız bir çözüm mekanizması olmaktan çıkarak çatışmanın bir tarafı haline gelir. Normların uygulanma biçimi, bu normların kimler tarafından, hangi bağlamda ve hangi yorumlarla hayata geçirildiği ile belirlenir; bu da hukukun temel ilkeleri olan eşitlik ve öngörülebilirlik konusunda ciddi tartışmalara yol açar.
Bu sürecin en uç noktası, hukuk ile siyaset arasındaki ayrımın tamamen silinmesidir. Artık suç tanımları, davranışlardan değil, iktidarın niyetlerine dayanarak oluşturulmakta; tarih, mevcut siyasi ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilebilmekte; gerçeklik, merkezi otoritenin söylemiyle sürekli güncellenmektedir. Bu noktada, hukukun siyasallaşmasından değil, hukukun tamamen siyasi iradeye indirgenmesinden söz edilir.
Türkiye özelinde yapılan tartışmalar, genellikle bu mutlaklık üzerinden değil, daha dereceli bir ilişki çerçevesinde yürütülmektedir. Hukuk sistemi, anayasal çerçeve ve yargı kurumları açısından varlığını korusa da, tartışmalar bu yapıların nasıl işlediği üzerinedir. Özellikle yorum gücünün dağılımı, yargı bağımsızlığına dair algılar ve benzer olayların farklı sonuçlar doğurabilmesi, siyasallaşma tartışmasının merkezini oluşturur. Bu aşamada hukuk tamamen ortadan kalkmamış olsa da, tarafsızlık algısı üzerindeki tartışmalar giderek yoğunlaşmaktadır.
Seçici uygulama algısı da bu tartışmanın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Hukukun bazı durumlarda farklı şekillerde uygulanması veya benzer olayların farklı sonuçlar doğurması, normların kendisinden ziyade uygulayıcıların konumlarının belirleyici olduğu yönünde bir algı yaratır. Bu algı güçlendikçe hukuki güvenlik zayıflar. Çünkü birey açısından önemli olan, yalnızca kuralın varlığı değil, aynı zamanda o kuralın istikrarlı bir şekilde uygulanacağına dair inançtır.
Hukuki öngörülebilirliğin zayıflaması, yalnızca hukukun alanını daraltmakla kalmaz; aynı zamanda ekonomik rasyonelliği de etkiler. Ekonomik aktörler, geleceğe dair beklentiler üzerinden kararlar alır. Hukukun duruma göre değişen yorumlarla işlediği bir ortamda, bu beklenti mekanizması zayıflar. Bu durum sadece yatırım kararlarını değil, genel ekonomik davranış kalıplarını da etkiler. Güçlü ekonomilerin ortak özellikleri arasında yalnızca üretim kapasitesi değil, aynı zamanda kurumsal güven ve hukuki öngörülebilirlik de bulunmaktadır.
Mesele, bir rejim etiketinden çok bir eğilim sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukuk, ne ölçüde öngörülebilir ve genel, tarafsız kalabilmektedir? İktidar ile hukuk arasındaki mesafe ne kadar korunabilmektedir? George Orwell’in eseri, bu sorulara doğrudan yanıt vermekle kalmaz, aynı zamanda bu soruların sorulmasını zorunlu kılar. Çünkü hukuk, sadece yazılı metinlerden ibaret değildir; aynı zamanda bu metinlerin hangi siyasi ve kurumsal zeminlerde anlam kazandığı ile de ilgilidir.
Bu yazı Mahfi Eğilmez’in kişisel blogundan alınmıştır
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



